CANNES'DA YAPAY ZEKA VE DİKEY KADRAJ DENEYİMİ
Yönetmen Barış Fert, Cannes’da prömiyerini yapan dikey kısa filmi “Gece Yarısı, Benimle”yi anlattı. İstanbul’un bunaltıcı yaz gecelerinden body horror estetiğine, yapay zekâyla üretimin sancılarından sinemada konfor alanını bozmanın önemine uzanan samimi ve zihin açıcı bir sohbet…
Serpil Boydak
Barış Fert’i aslında ödüllü kısa filmlerinden ve ilk uzun metrajı “Ölüler İçin Yaşam Kılavuzu” ile tanıyoruz. Yönetmen bu kez, alışılmış sinema deneyiminin dışına çıkan bambaşka bir işle seyircinin karşısında: yapay zekâ desteğiyle üretilmiş dikey kısa film “Gece Yarısı, Benimle” (Late Night With Me). Film, Cannes Film Festivali’nin korku ve fantastik sinemaya alan açan bölümü Fantastic Pavilion’da dünya prömiyerini yaptı. Üstelik festivalde ilk kez düzenlenen dikey film seçkisinde de yarışıyor.
Film, izlediği belgeseldeki peygamberdevesine takıntılı hale gelen ve giderek yırtıcı bir canlıya dönüşen bir kadının bedensel kâbusunu anlatıyor. Biz de Barış Fert ile yapay zekâyla üretimin sancılarını, tür sinemasını, body horror estetiğini ve Cannes’daki ilk gösterimin yarattığı heyecanı konuştuk.
Barış bey önce Cannes’dan başlayalım… Fantastic Pavilion’un seçkisine kabul edilmek ve orada yarışmak sizin için ne ifade ediyor?
Bu benim için çok önemli çünkü dünyadaki sinema endüstrisinin yeni üretim biçimlerine açık olabileceğine dair bir umut veriyor. Özellikle sinemacılar olarak en büyük problemlerden biri kamusal fonlara erişim. Üretim sürecinin finansmanı ve bu sürecin çok uzun, yorucu ve çoğu zaman yıpratıcı olması. Ama bugün geldiğimiz noktada, çok daha düşük maliyetlerle, hatta bazen neredeyse tamamen bireysel olarak bilgisayar başında bir film üretmek mümkün. Bu da üretim sürecindeki birçok ara katmanı ortadan kaldırıyor.
Bunların arasında sıkışmadan doğrudan yaratıcılığa ve ortaya çıkan ürüne odaklanabilme imkânı veriyor. Bu benim için çok güçlü bir şey. Hem cesaret veriyor hem umut veriyor hem de insanı gerçekten özgürce üretmeye teşvik ediyor.

Cannes’daki dünya prömiyeri nasıl geçti? Sektörün ve uluslararası endüstrinin filme yaklaşımı nasıldı?
Açıkçası gösterimin küçük bir salonda olması planlanıyordu ama beklediğimizden çok daha yoğun bir ilgiyle karşılaştık. Salonun büyük bir kısmı filmi ayakta izlemek zorunda kaldı. Gösterime uluslararası alıcılar, satış temsilcileri ve sektörün önemli isimleri katıldı; özellikle A24 ve Neon gibi şirketlerden programcıların orada olması çok sevindiriciydi. Bunun dışında, dünyanın farklı yerlerinden gelen tür sineması yönetmenleriyle aynı ortamı paylaşmak, Dario Argento ve Nicolas Winding Refn gibi ustalarla aynı atmosferi solumak inanılmaz canlı kılan ve heyecan verici bir deneyimdi.
“Gece Yarısı, Benimle”nin hikâyesi nasıl ortaya çıktı?
Bir Ankaralı olarak İstanbul’un yaz sıcağına ve nemine hiçbir zaman tam alışamadım. Fikir de Şişli-Osmanbey hattında, o dar sokakların yoğun nemi altında bunaldığım bir dönemde çıktı. Üstünüze yapışan o sıcaklık, böcekler ve şehrin tüm kokuları bende neredeyse fiziksel bir baş dönmesi yaratıyordu. Sanki bir tüpün içine hapsolmuş gibiydim. Gecenin getirdiği kentsel yalnızlık bu klostrofobik hisle birleşince, filmin ilk duygusu ortaya çıktı ve o bedensel tekinsizlik halini doğrudan hayatımın bu döneminden ilhamla kurguladım.
Peygamberdevesi metaforunu tercih etme sebebiniz neydi?
Benim için peygamberdevesi sadece bir böcek değil; ritmiyle, sabrıyla, sessizliğiyle, zırhıyla ve yırtıcılığıyla sürekli dönüp baktığım bir varlık. Açıkçası hayranlık duyuyorum. Anksiyeteme de iyi geliyorlar. (Gülüyor)
Filmdeki dönüşüm hikâyesi yalnızca fiziksel bir metamorfoz mu, yoksa psikolojik ve toplumsal bir tarafı da var mı?
Aslında tamamen psikolojik ve toplumsal bir zeminden kuruluyor. Tabii bunun bedene yansıyan ve dönüştüren fiziksel bir tarafı da var. Ancak çıkış noktası insanın içinde yaşadığı baskı, yalnızlık ve kuşatılmışlık hali. Büyükşehirde insanların taşıdığı yalnızlık, öfke, sıkışmışlık ve hayatta kalma refleksi çok yoğun… İnsan yalnız kaldıkça hem kendini korumaya çalışıyor hem de bastırdığı daha karanlık, daha sert taraflarla temas etmeye başlıyor.
Filmin merkezindeki mesele biraz şu: İstanbul’un ve Türkiye’de yaşamanın insan psikolojisinde yarattığı baskı, yalnızlık ve hayatta kalma refleksi. Hepimiz hayatta kalabilmek için biraz peygamberdevesi olmak zorundayız.
"Body horror sadece estetik bir tür değil, politik bir mesele"
Sizi “Body Horror” (Bedensel Korku) türüne çeken şey neydi?
Bedenin kendi sistemi beni hep çok etkiliyor. Bazen inanılmaz güçlü, dayanıklı ve neredeyse kusursuz çalışan bir mekanizma gibi geliyor. Ama aynı zamanda çok kırılgan. Çok kolay zarar görebiliyor, dönüşebiliyor ve bazen çok ciddi hatalar verebiliyor. Beni body horror’a çeken şeylerden biri de bu çelişki sanırım; bedenin hem bu kadar kuvvetli hem de bu kadar savunmasız olması.
Bir yandan da beden, tamamen kişisel, çok mahrem bir şey hem de politik ve sosyal anlamda sürekli müdahale edilen bir alan. İktidarların, sistemlerin, toplumsal baskıların en çok söz sahibi olmaya çalıştığı yerlerden biri yine beden. Bu yüzden bedenin dönüşümü bana sadece fiziksel değil, aynı zamanda politik ve psikolojik bir mesele gibi geliyor. Bir insanın bedenindeki değişimin hayatını nasıl tamamen başka bir noktaya taşıyabildiğini, insanın yönünü nasıl değiştirdiğini ve bunun yarattığı huzursuzluğu çok yakından gördüm. O yüzden body horror benim için sadece estetik bir tür değil. Çok kişisel bir tarafı var.

Yapay zekâ sizin için sadece teknik bir araç mıydı, yoksa yaratıcı bir ortak mı oldu?
Lara Kamhi ile ortağı olduğumuz Prizma Expanded’de tür sinemasında anlatı sınırlarını genişleten, farklı üretim biçimlerini deneyen işler üzerine düşünüyoruz. Bu anlamda yapay zekâ bizim için sadece pratik bir üretim aracı değil; sinemanın atmosferini, ritmini ve algısını başka türlü kurma ihtimali taşıyan bir alan.
Korku sinemasında, çok iyi bildiğimizi sandığımız bir şeyin aslında o olmadığını fark ettiğimiz anda anksiyete başlar. Yapay zekânın ürettiği imgeler de bana tam olarak bunu hissettiriyor: çok tanıdık, çok bildik ama aynı zamanda bizden olmayan bir şey.
Yapay zekâ ile üretim sürecinde sizi en çok zorlayan şey neydi?
Sette olmayıp her şeyin bilgisayar başında yapılması başlı başına çok farklı bir deneyim. Sürekli “Ben şu an ne yapıyorum?” diye düşündüğüm bir süreçti. Çünkü tamamen başka bir iş akışı var. Karşımdaki makineyle sürekli pazarlık yapmak zorunda kalıyorum. (Gülüyor.)
Bu süreç ne tamamen sizin kontrolünüzde ne de tamamen dışında. Bir yandan kontrol hissi veriyor, bir yandan da sizden sürekli kaçan, kendi içinde anomaliler üreten bir yapısı var. Özellikle korku sineması gibi teknik olarak çok hassas bir alanda istediğim görsel tona ulaşmak hiç kolay olmadı. Aynı sahneyi defalarca, günlerce yeniden üretmeye çalıştığımı hatırlıyorum.
"Türkiye'de tür sineması yapmak hâlâ riskli görülüyor"
Türkiye’de korku sineması sizce neden hâlâ potansiyelini tam açığa çıkarabilmiş değil?
Bence en büyük sebeplerden biri tür sinemasına özgü bilgi birikiminin eksikliği… Ses, müzik, görüntü, görsel efekt, atmosfer bu türde çok belirleyici. Bunlar sadece teknik detaylar değil, filmin duygusunu taşıyan temel unsurlar. Bunun yanında ciddi bir cesaretsizlik de var. Mevcut düzeni devam ettirme eğilimi ve risk almaktan kaçınma hali çok baskın. Kamusal fonların da özellikle politik veya sosyal olarak suya sabuna dokunan, “riskli” tür filmlerine mesafeli durduğunu bilmeyen yoktur. Bu da korku sinemasının gelişmesini doğal olarak sınırlıyor.
Yapay zekânın bu noktada katkısı olabilir mi, emin değilim. Bana, normalde çok daha büyük bütçelerle mümkün olabilecek şeyleri deneme ve üretme imkânı veriyor. Bu anlamda özgürleştirici bir tarafı var. Ama bunun genel üretim ekosistemini daha iyi bir yere taşıyıp taşımayacağı konusunda net değilim. Aslında burada asıl konuşulması gereken şey teknoloji değil; üretim kültürü, cesaret, kültür politikalarının hangi alanlara izin verdiği ve tür sinemasına olan bakış açısı.
Dikey kadrajı 'anatomik bir gözlem tüpü' olarak tanımlıyorsunuz. Bu filmde seyirciyi özellikle rahatsız etmek, konforunu bozmak mı istediniz?
Dikey kadrajı kullanmak, insan bedenine ve algısına daha sıkışmış, daha dar, daha klinik ama aynı zamanda tekinsiz bir çerçeveden bakmak gibiydi. Bu da izleme deneyimini doğal olarak konforsuzlaştırıyor. Zaten herkesin rahatça izleyebileceği bir film yapmayı hedeflemedim. Tam tersine, biraz sarsan, bedensel olarak hissedilen, yer yer zorlayan bir deneyim olmasını istedim.
Bence filmler konfor alanı yaratmamalı. Sinemanın temel işlevlerinden biri bazen tam da o konforu bozmak. Günümüzde insanlar zorlayıcı duygularla karşılaşmaktan kaçınmak istiyor. Her şey daha güvenli, daha steril, daha kontrollü bir deneyim alanına çekiliyor. Hatta korku filmleri bile çoğu zaman güvenli bir mesafeden tüketiliyor. Oysa sinema, izleyiciyi zaman zaman o güvenli mesafeden çıkarmalı. Dikey kadraj seçimim de bununla bağlantılı.
Geleneksel korku sinemasının temposunu reddettiğinizi söylüyorsunuz. Seyircinin film boyunca nasıl bir deneyim yaşamasını istediniz?
Geleneksel korku sineması genellikle çok net bir matematik üzerine kurulu: düzen bozulur, bir yaratık ya da tehdit ortaya çıkar, sonra tehdit yok edilir ve düzen yeniden kurulur. Benimse yeni bir düzen kurmak ya da var olan düzeni yeniden tesis etmek gibi bir derdim yok. Tam tersine daha çok o bozulma hâlinin içinde kalabildiğimiz alanla ilgileniyorum. Çünkü bazen o bozukluk hali, düşündüğümüzden daha dönüştürücü, hatta daha iyileştirici olabilir.
Benim için sinema bir deneyim yaratma sanatı; izleyiciyi sürekli olay ve hikâye akışıyla boğmak yerine, belli bir hissi, birkaç kelimeyle tarif edilebilecek ama kelimelerle tam karşılığı olmayan bir atmosferi yaratmaya çalışmak daha önemli.
Filminizi “yapay zekâ ile üretilmiş lo-fi bir kâbus” olarak tanımlıyorsunuz. Bu atmosferi kurarken hangi filmlerden ve sanat işlerinden beslendiniz?
İlk ilham kaynaklarımın başında aslında sinemadan çok video oyunları ve müzik klipleri geliyor. Özellikle “Silent Hill 2” (2001) oyununun atmosfer kurma biçimi, sessizlikle yarattığı o gerilim ve psikolojik korkuyu mekân üzerinden hissettirmesi beni çok etkiledi. Bunun yanında 90’ların efsane macera oyunu “Sanitarium” (1998) benim için önemli bir referanstır. O dönemde üç CD’lik bir oyun olarak kurduğu o tekinsiz dünya hâlâ zihnimde çok canlı. Warcraft ve Starcraft serilerini de bu listeye dahil edebiliriz.
Müzik kliplerinde ise Chris Cunningham’ın Aphex Twin’e yaptığı işler, yine Cunningham’ın Madonna’ya çektiği “Frozen” klibi ve Jonathan Glazer’in tüm klipleri görsel dünyamı çok besledi. Müzik tarafında da Radiohead ve John Carpenter tarzı synth tonları da tabii ki. Bir de sert metal grupları Opeth ve Arch Enemy’yi de unutmamak gerek.
Görsel tarz olarak Dreamcore, Weirdcore ve o erken internet dönemi estetiği de bana ilham veriyor. Tabii tüm bu tekinsizliğin yanına tezat gibi duracak ama David Attenborough’ın o muazzam doğa belgesellerini de eklemeliyim bu listeye. Edebiyat tarafında ise Ursula K. Le Guin ve Tolkien. Sağ olsunlar, devirleri daim olsun.


