GÖRECEK GÜNLER VAR DAHA
Türk edebiyatının en sarsıcı ve en insani kalemlerinden Sabahattin Ali’nin yaşamı; yazdıkları, aşkları, sürgünleri ve susmayan vicdanıyla “Görecek Günler Var Daha” adlı tek kişilik oyunla sahnede yeniden hayat buluyor. söyleşi: Serpil Boydak
Türk edebiyatının en güçlü kalemlerinden biri olan Sabahattin Ali, ardında yalnızca unutulmaz eserler değil; yarım bırakılmış bir hayat, susturulmuş bir ses ve hâlâ güncelliğini koruyan sorular bıraktı. Romanlarıyla insan ruhunun derinliklerine inen, öyküleriyle toplumsal yaralara dokunan, şiirleriyle umudu en karanlık anlara taşıyan Sabahattin Ali; kısa yaşamına rağmen edebiyatımızda silinmez bir iz bıraktı.
Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan ve Kürk Mantolu Madonna gibi eserleriyle kuşaklar boyunca okunmaya devam eden yazar, yalnızca bir edebiyatçı değil; aynı zamanda yaşadığı dönemin vicdanıydı. Yasaklanan yazıları, sürgünleri, hapislikleri ve sonunda trajik ölümüyle Sabahattin Ali’nin hayatı, Türkiye’nin yakın tarihine de ayna tutuyor. Onu bugün hâlâ bu kadar yakıcı ve “bugüne ait” kılan da tam olarak bu.
İşte bu güçlü ve sarsıcı hayat, Nova Productions ve Kadıköy Eğitim Sahnesi tarafından sahneye hazırlanan, Barbaros Uzunöner’in kaleme aldığı, rejisini Batuhan Baygın’ın üstlendiği ve Utku Çetin’in sahnede Sabahattin Ali’ye hayat verdiği “Görecek Günler Var Daha” adlı tiyatro oyunuyla sahneye taşınıyor. Oyun, Sabahattin Ali’nin çocukluğundan son anlarına uzanan yaşamını; ailesiyle kurduğu bağları, aşklarını, yazma tutkusunu ve bedelini ödediği fikirlerini bütün çıplaklığıyla seyirciyle buluşturuyor.
“Görecek Günler Var Daha”, yalnızca bir yazarın hayatını anlatan bir biyografi değil; insan olmanın, umut etmenin ve direnmenin hikâyesi olarak bugünle güçlü bir bağ kuruyor. Seyirciyi hem duygusal hem de düşünsel bir yolculuğa çıkaran oyun, Sabahattin Ali’yi bir kez daha, ama bu kez sahnede, yakından tanımaya davet ediyor.
Sabahattin Ali’yi sahnede canlandıran ve fiziksel benzerliğiyle de dikkat çeken Utku Çetin ile; oyunun ortaya çıkış sürecini, hazırlık aşamalarını ve Sabahattin Ali’nin bugün hâlâ neden bu kadar güçlü bir karşılığı olduğunu konuştuk.
Görecek Günler Var Daha’ oyununda Sabahattin Ali’nin yaşamını anlatıyorsunuz. Oyun öncesinde Sabahattin Ali’yi ne kadar tanıyordunuz? Onunla ilgili düşünceleriniz nelerdi, eserlerini okumuş muydunuz?
Sabahattin Ali, 100 Temel Eser arasında yer aldığı için zaten okuduğumuz bir yazardı. Kuyucaklı Yusuf, Kürk Mantolu Madonna ve İçimizdeki Şeytan’ı okumuştum. Hatta Kuyucaklı Yusuf’u ben de çok severdim. Bir dönem Kürk Mantolu Madonna büyük bir ilgi görmüştü ama benim için Kuyucaklı Yusuf her zaman ayrı bir yerde durdu.
Bu oyun süreciyle birlikte Sabahattin Ali’yi çok daha detaylı araştırma imkânı bulduk; yaşadıklarını daha derinlemesine ele aldık. Elbette bu süreçte kapsamlı bir araştırmaya girdik, ancak öncesinde de az çok bir fikir sahibiydim. Hem yazarlığını çok seviyordum hem de insani yönünü belli ölçüde tanıyordum. İnce bir mizah duygusu olduğunu da hissediyordum. Ancak bu süreçte yeniden araştırmak çok daha farklı bir deneyim oldu ve beni daha derinden etkiledi. Prova sürecinde zaman zaman çok üzüldüğüm anlar yaşadım. Eve gidip hâlâ o duyguyla üzüldüğüm zamanlar oldu; belki de fazla içselleştirdim. Aslında bu kadar yapmamam gereken bir şeydi ama oldu.

Bir anda kendinizi onun yerine mi koydunuz?
Tabii ki ister istemez empati kuruyorsunuz. Bu role hazırlanırken o empatiyi yaşamak kaçınılmaz oluyor ve empati kurdukça insan üzülüyor. Oyunda bir sözü var: “Bütün bunlar neden yapıldı?” Aslında bunu Markopaşa Dergisi için söylüyor; ancak dönüp baktığınızda insan şu soruyu da sormadan edemiyor: Sabahattin Ali’ye bütün bunlar neden yapıldı?
Kötülük isteyen biri değildi. Kendi ifadesiyle, herkesin karnı doysun, herkesin başını sokacak bir damı olsun istiyordu. Halkın dertlerini dile getiriyordu. Buna rağmen sürekli korkutuldu; eşini göremedi, kızını göremedi. Hayatı boyunca “görecek günleri” vardı ama o günleri ne yazık ki göremedi
“Sabahattin Ali’yi sahnede canlandırmak çok ciddi bir sorumluluk”
Bu oyunun teklifi size ilk geldiğinde neler hissettiniz? Sevdiğiniz bir yazarı sahnede tek başınıza canlandırmak daha çok heyecan mı, yoksa kaygı mı yaşattı size?
Öncelikle çok heyecanlandım. Sabahattin Ali gibi bir ismi oynamanın büyük bir sorumluluğu var. Ancak teklifi ilk duyduğum anda heyecan duygusu ağır bastı ve ister istemez hayal kurmaya başladım. “Sabahattin Ali nasıl olur, onu nasıl oynayabilirim, bunu başarabilir miyim?” soruları zihnimde dönüp duruyordu.
Bu süreçte benim de fark etmediğim bir şey ortaya çıktı: Aslında çok fazla benziyoruz. Hem duygusal olarak hem de hayata bakış açısından, belki de sandığımdan çok daha fazla. “Sabahattin Ali nasıl olur, onu nasıl oynayabilirim, bunu becerebilir miyim?” diye düşünmeye başladım. Bu süreçte benim de fark etmediğim bir şey ortaya çıktı: çok fazla benziyoruz. Hatta düşündüğümden de fazla; neredeyse herkesten daha çok.
Evet, sahnede gerçekten çok benzemiştiniz. Bu benzerlik, rol teklifinin size gelmesinde etkili oldu mu?
Teklif yapımcımız Erkan Bey’den geldi. Zaten daha önce de birlikte çalışmıştık. Kendisi bana güvendiği için, sağ olsun, bu rolü teklif etti. Ancak fiziksel benzerliğin de muhakkak bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Hatta bununla ilgili çok çarpıcı bir anekdot var: Annem beni tanıyamadı. Afişi gördüğünde “Sabahattin Ali’yi çok güzel koymuşsunuz afişe” dedi. Ben de “Anne, o benim, nasıl tanımadın” dedim.
Bu durum gerçekten enteresan bir tesadüftü. Evet, çok ince detaylar vardı. Ancak sonuçta Türk edebiyatında son derece önemli bir yere sahip olan bir isimden, Sabahattin Ali’den söz ediyoruz.
Kısa sayılabilecek yaşamına rağmen ardında bıraktığı çok büyük bir birikim var değil mi?
Bu nedenle onu sahnede canlandırmak çok ciddi bir sorumluluktu. Oyunda sürekli şunu düşünüyordum: Söylediğim tek bir rakamın yanlış olması bile bütün tarihi değiştirir. Bu rolde asla hata yapamazdım. Başka oyunlarda bazen metnin içinde farklı bir kelime kullanabilir, anlık bir yorumla durumu toparlayabilirsiniz; ancak bu oyunda böyle bir alan yoktu. Metin, Sabahattin Ali’nin edebi diline sadık kalınarak yazılmıştı. Bu nedenle tek bir kelimeyi yanlış söylediğim anda metin başka bir yere savruluyor, Sabahattin Ali’nin hayatı da yanlış bir noktaya çekilmiş oluyordu.
Bu, son derece ağır bir sorumluluktu. Korkmadım ama bu sorumluluk bilinciyle çalıştım diyebilirim.
Oyun tek kişilik; ancak bazı karakterler kuklalarla canlandırılıyor. Daha önce hiç kukla oynatmış mıydınız?
Hayır, daha önce hiç kukla oynatmamıştım. Bu oyun için çalıştım ve öğrenmeye başladım. Elbette kendimi bir kukla ustası olarak görmüyorum; “çok iyi oynatıyorum” gibi bir iddiam da yok. Ancak kuklalar elime geçtikten sonra onlarla olabildiğince fazla vakit geçirmeye çalıştım, aramda bir ilişki kurmaya gayret ettim. Zamanla bu bağ güçlendikçe, kuklalarla kurduğum oyun da daha iyi bir noktaya geldiğini düşünüyorum.
Böylesine güçlü bir yazarı, üstelik tek başınıza ve iç dünyasıyla birlikte sahneye taşımak oyuncu olarak sizi ne kadar zorluyor?
Oyuncu olarak baktığımda, sahnede empati kurup bunu doğru bir şekilde yansıtmak zorundayım. Benim için sahnedeki tek kaygım, bunu ne kadar doğru anlatabildiğim ve izleyiciye ne kadar doğru hissettirebildiğim. Özellikle şunu hiç istemiyorum: Sabahattin Ali’ye acınsın. Hayır, o çok değerli işler yapmış bir isim.
Bu söylediğim iddialı da algılanabilir; yanlış anlaşılmasını da istemem ama bence kendisi de böyle bir yaklaşımı istemezdi. Zaten hayatı boyunca bunu hiç istemedi. Markopaşa gibi son derece güçlü, ciddi bir mizah dili olan bir gazeteyi çıkarırken başına gelebilecekleri az çok öngörüyordu. Buna rağmen yaptı.
Üstelik yanında Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz gibi çok büyük isimler vardı; Nazım Hikmet’le de ilişkileri iyiydi. Böyle bir çevrenin içinde olup da korkmamak mümkün değil elbette. Biz oyunda bunu daha insani bir yerden ele almaya çalıştık: Nasıl hissetmiş olabilir, ne yapmak istemiştir, bunları nasıl anlatmak istemiştir? Ben de sahnede elimden geldiğince bunu aktarmaya çalışıyorum; ne kadar anlatabiliyorsam tabii.

Batuhan Baygın’la bu oyuna nasıl hazırlandınız? Rejisel olarak sizi nasıl yönlendirdi, süreç baştan sona birlikte mi ilerledi?
Elbette ikimizin de kişisel çalışma süreçleri vardı. Ancak Batuhan’la bu projede ilk kez bir araya gelmedik. Yıllardır birlikte çalışıyoruz; dört beş senedir aynı projelerde yer alıyoruz. Kimi zaman aynı oyunda rol arkadaşı olduk, kimi zaman da benim oynadığım oyunların yönetmenliğini yaptı. Bu nedenle birbirimizin üslubunu, nasıl çalıştığımızı ve nasıl çalışmak istediğimizi zaten biliyorduk.
Projeye başladıktan sonra bir süre ikimiz de kendi kabuğumuza çekildik. Okumamız gereken çok fazla kaynak vardı. Bu yalnızca Kuyucaklı Yusuf, Kürk Mantolu Madonna ya da İçimizdeki Şeytan’la sınırlı değildi; kızına ve eşine yazdığı mektuplar, Markopaşa için kaleme aldığı yazılar da vardı. Sabahattin Ali’yle ilgili okuyabileceğimiz pek çok metin bulunuyordu. Zamanımız kısıtlı olduğu için önce bu okumaları bireysel olarak yaptık.
Sonrasında masa başında bir araya gelip bunları birlikte yorumladık: Nereden yaklaşmalıyız, nasıl çalışmalıyız, rejisel olarak hangi dili kurmalıyız? Bu noktada Batuhan’la çalışmak benim için çok keyifliydi. Çünkü oyuncu olarak bana alan tanıyan, önerilerimi dikkate alan ve bunları kendi rejisiyle harmanlayabilen bir yönetmen.
Ben kendi “cebimdekileri” ona çok rahat sunabildim, o da kendi cebindekileri bana çok net ve güçlü bir şekilde aktarabildi. Bu karşılıklı alışveriş süreci oyunu besleyen en önemli unsurlardan biri oldu.
Size de sahnede bir alan tanıdı diyebilir miyiz?
Kesinlikle tanıdı. Sadece Batuhan’ın rejisinin içinde oynuyorum gibi bir iddiam olamaz. Aksine bana gerçekten çok iyi bir alan açtı. Oyuncu olarak kendimi son derece konforlu hissettim; oyun boyunca bu konforu korudum.
Benim konforumu da gözeterek çözümler üretti. Bu yüzden Batuhan’la çalışmak benim için çok keyifliydi.
“Oyunda Sabahattin Ali’nin üç kitabına da yer veriyoruz”
Geçtiğimiz ay yayımlanan, Kürk Mantolu Madonna'nın İngiltere’de en çok okunan kitaplardan biri olduğu haberi çok dikkat çekti. Oyununuzda da bu esere yer veriyorsunuz, değil mi?
Oyunda üç kitabına da yer veriyoruz. Aslında hepsini eşit biçimde anlatmaya çalışıyoruz. Ancak Maria Puder’in hikâyesi ve oyunun Berlin’de başlaması nedeniyle Kürk Mantolu Madonna biraz daha öne çıkıyormuş gibi algılanabiliyor. Çünkü Berlin denildiğinde izleyicinin zihninde hemen Kürk Mantolu Madonna canlanıyor; herkesin daha hâkim olduğu bir hikâye bu. Oysa Kuyucaklı Yusuf’u da anlatıyoruz. Zaten oyunda ilk ele aldığımız eserlerden biri Kuyucaklı Yusuf. Yusuf’un yaşadıkları, çevresindeki çürümüş düzen, aşkı ve romantik yanı önemli bir yer tutuyor. Ardından İçimizdeki Şeytan’a geçiyoruz; neden bu romanı yazdığını, hangi iç hesaplaşmadan doğduğunu aktarıyoruz.
Şiir kitaplarını da es geçmiyoruz. Dağlar ve Rüzgâr’dan bahsediyoruz; ardından başına gelen olayları, yazdığı diğer şiirleri ve bu sürecin hayatındaki karşılığını da anlatıyoruz. Tüm bunlar bizim için çok kıymetliydi ve oyunda belli bir sırayla ilerliyor.
Oyunun bir yerinde de şunu söylüyoruz aslında: Bu, başka bir şehirde, başka bir zamanda anlatılması gereken bir hikâye. Şimdilik bir kenarda durmalı, biraz demlenmeli. Aradan uzun bir zaman geçiyor ve sonra bir şey ona bunu yeniden hatırlatıyor.

Oyununuzda toplumsal olaylara yaklaşımının yanı sıra aşklarını da anlatıyorsunuz. Aşklarının, Sabahattin Ali’nin üretimlerini etkiliyor değil mi?
Kesinlikle. Bence bütün yazarlar âşık oldukları insanlardan etkilenir; bunun örnekleri edebiyat tarihinde çok fazladır. Nazım Hikmet’te de bunu görürüz. Sabahattin Ali de aşklarından derinden etkilenmiş; bu ilişkiler hayatını ve üretimini belirgin biçimde şekillendirmiştir.
Yurt dışında yaşadığı bir aşk var; ardından Türkiye’ye dönüyor. Oyunda Nahit Hanım’dan, Ayşe Hanım’dan söz ediyoruz. Sevmeyi seven biri. Sevilmek de ona çok iyi gelmiş. Son evliliği Aliye Hanım ise bambaşka bir yerde duruyor. Kızı Filiz’i çok seviyor; hatta çok başka bir yerden seviyor. Çünkü çocukluğunda aile hasreti yaşamış. “Ailem yoktu” diyor ve sonunda bir aileye kavuşuyor.
Oyunda anlattığımız Şenyuva soyadıyla ilgili bir anekdot da var: “Şimdi olsa alırdım, ben bu kadar mutlu olacağımı nereden bileyim?” diyor. Kendisi de bu mutluluğa şaşırıyor. Çok naif, çok sahici bir sevgi bu.
Maria Puder bambaşka bir yerde duruyor elbette. Ailesiyle kurduğu bağ ise çok başka. Bu ikisini kıyaslamak mümkün değil; tamamen ayrı dünyalar. Ama her ikisi de kendi içinde son derece kıymetli.
“Sinop Cezaevi’nde yaşadıkları beni çok etkiledi”
Bu oyunu oynarken Sabahattin Ali’nin hayatında pek çok farklı evreye tanıklık ediyorsunuz. Sizi en çok etkileyen dönem hangisi oldu?
Sinop Cezaevi.
Neden?
Oyunda nakledilirken söylediği bir söz var. “Bir pencereden yolları göreceğim, dağları göreceğim. Belki ayağımı toprağa basarım. Bir tanecik sigara içerim,” diyor. Son derece masum, son derece insani istekler bunlar. Aslında ne kadar insan olduğunu gösteriyor. Büyük beklentileri yok; sadece dağlara bakarak bir sigara içmek istiyor.
Denize yakın bir yerde olduğunu söylüyor; “Belki şu kadarcık bir yerden denizi görürüm,” diyor. Bu kadar. Ya da Aydın’da, yanlış hatırlamıyorsam, “Ben o yaz denize hiç girmedim, hiç güneş görmedim; mevsimin geçmesini bekledim” diyor. Bu, yaşamasına izin verilmemek aslında. Sadece beklemek… Geçsin de çıkayım diye beklemek.
Seyircinin oyundan nasıl bir duyguyla ayrılmasını istersiniz? Onlara ne geçirmeyi amaçlıyorsunuz?
Açıkçası oyundan bir şekilde mutlu ayrılmalarını isterim.
Ama genelde izleyici daha üzgün ve kızgın ayrılıyor…
Evet, bunu çok iyi anlıyorum. O duygu çok doğal. Ancak “mutlu” derken kastettiğim şu: “Bu adamı gerçekten tanıdık” duygusuyla ayrılmaları. Bence birçok insan Sabahattin Ali’nin bu yönlerini bilmiyor. Siz de söylemiştiniz; “Bu bilgileri bilmiyordum” demiştiniz. En çok duyduğum geri dönüş bu oluyor: “Bunu bilmiyorduk, bunu hiç duymamıştık.”
Bu bilgileri öğrenerek çıkmak, insanı bir yerden mutlu ediyor. Elbette kızıyorlar; “Bu adam bunları hak etmedi” diyorlar. O öfke çok anlaşılır. Ama onunla yeniden, daha derinlikli bir şekilde tanışmak bence çok kıymetli ve güzel bir şey.
Sabahattin Ali’nin bu dizelerini yıllar boyunca Edip Akbayram’ın şarkısında dinledik. “Görecek günler var daha, aldırma gönül aldırma” çok bilinen ve sevilen bir şarkı. Bu ismi seçmenizin özel bir sebebi var mı?
Yazarımızın tercihi bu isim oldu. Bence de çok güçlü bir motto. Hayat mottosu olarak da çok anlamlı; insana yaşam sevinci veriyor. “Görecek günler var daha.”
Üstelik bu sözü Sinop Cezaevi’nde, belki de hayatının en umutsuz anlarından birinde yazıyor. “Geçecek gönlüm, geçecek; görecek günler var daha” diyerek eşine sesleniyor. Aslında yazdığı pek çok şiir de bu duyguyu taşıyor. “Benim meskenim dağlardır” mesela… Son dörtlüğünde, “Bir gün kadrim bilinirse, ismim anılırsa, yerim soran olursa / Benim meskenim dağlardır” diyor.
Ne acı bir tesadüf ki, o trajik olay da tam orada gerçekleşiyor.
Oyununuzun turnesi olacak mı? Farklı şehirlere gidecek misiniz?
Evet, muhtemelen olacak. Sinop, Ordu ve Samsun planlanan şehirler arasında. Mutlaka olacak diyebilirim. Özellikle Sabahattin Ali’nin yaşadığı, iz bıraktığı yerlere gitmek istiyoruz. Aydın ve Bursa da var.
Yakın tarihli programda 15 Ocak’ta İzmir, 27 Ocak’ta Ankara, 28 Ocak’ta Eskişehir var. Ardından tekrar İstanbul’a dönüyoruz.


