
ALTIN LALE'DE YERLİ FİLMLER: ŞEHRİN KIYISI, SUYUN ALTI
45. İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale için yarışan yerli filmler, bireysel hikâyeler üzerinden kentleşme, yerinden edilme ve belirsiz gelecek duygusunu farklı anlatılarla görünür kılıyor. Bu yazıda, yerli filmler arasından izlediğim ve öne çıkan yapımları bir araya getirdim.
Festival kapsamında Altın Lale yarışmasında izlediğim yerli filmler, bireyin iç dünyasına odaklanırken arka planda çok daha güçlü bir dönüşümü hissettiriyor. Kentsel dönüşümle şekli değişen şehirler, sular altında kalan köyler ve giderek belirsizleşen bir gelecek… Bu yılki seçkide karakterler yalnızca kendi hayatlarıyla değil, yaşadıkları mekânların dönüşümüyle de sınanıyor. Şehrin kıyısında sıkışanlar, yerinden edilenler ya da tutunacak bir yer arayanlar; hepsi farklı hikâyelerde ama benzer bir duyguda buluşuyor.

Kuru Taşın Başı, Auteur yönetmen Yeşim Ustaoğlu’nun Yusufeli Barajı nedeniyle sular altında kalan bir coğrafyanın ve oradan koparılan insanların hikâyesine odaklanan bir belgeseli. Film, yaşadıkları toprakları geride bırakmak zorunda kalan insanların, yeni ve yabancı bir hayata tutunma çabasını takip ediyor.
Ustaoğlu burada yalnızca bir yer değiştirmeyi anlatmıyor; aynı zamanda bir hafızanın, bir yaşam biçiminin yavaş yavaş silinmesini kayda alıyor. Evler, topraklar, hayvanlar… Hepsi suyun altında kalırken, geride kalan şey biraz da aidiyetin kendisi oluyor.
Filmin en güçlü tarafı, bu büyük yıkımı büyütmeden anlatması. Kamera, olan biteni olduğu hâliyle izliyor; insanlar konuşurken, beklerken, hatırlarken… Ama tam da bu sadelik içinde, çok daha büyük bir kaybın hissi birikiyor ve film ilerledikçe şunu fark ediyorsun: Bu yalnızca bir yerin hikâyesi değil. Bu, bir ülkenin dönüşme biçimine, yerinden edilmenin ne kadar sessiz ama kalıcı bir şey olduğuna dair de bir kayıt.
Yeşim Ustaoğlu’nun çağın ötesinde bir yönetmen olduğunu düşünüyorum. Onun sineması, meseleleri popülerleştikten sonra değil, henüz görünür değilken ele almasıyla ayrı bir yerde duruyor.
Avrupa sinemasının son yıllarda daha fazla eğildiği Alzheimer hastalığı, Ustaoğlu’nun filmografisinde çok daha erken bir tarihte, Pandora'nın Kutusu ile karşımıza çıkmıştı. Film, yalnızca bir hastalığı anlatmakla kalmıyor; hafıza, kimlik ve unutma hâlini derinlikli bir anlatının parçasına dönüştürüyordu.
Güneşe Yolculuk ise, Türkiye’de henüz kimsenin açıkça konuşmadığı bir dönemde Kürt meselesine odaklanarak sinema tarihinde cesur bir yer edindi. Kimlik, aidiyet ve devlet şiddeti gibi başlıkları doğrudan ele almasıyla, hâlâ güncelliğini koruyan bir film olarak öne çıkıyor.
Tereddüt, kadın meselesine çarpıcı bir yerden yaklaşırken; kadınların bastırılmış hikâyelerini, beden ve ruh üzerindeki tahakkümü görünür kılıyor. Ustaoğlu burada yalnızca bir anlatı kurmuyor, aynı zamanda suskunlukları kıran bir alan açıyor.
Araf ise şehrin kıyısında yaşayanların hikâyesini anlatıyor. Merkezin dışında kalan, sıkışmış ve yönsüz hayatlar üzerinden kurduğu dünya, aslında bugünün en yakıcı meselelerinden birine işaret ediyor: ait olamama hâli.
Bütün bu filmler bir araya geldiğinde, Yeşim Ustaoğlu’nun sinemasının zamanla yarışmadığını, aksine zamanın önünde ilerlediğini görmek zor değil. Onun filmleri, döneminin ötesine geçerek bugünle ve hatta gelecekle konuşmaya devam ediyor.

Bir Arada Yalnız, sanal gerçeklik gözlüğü takan İzzet’in (Onur Gözeten) kurduğu ferah bir dünyayla açılıyor. Ama gözlük çıktığında geriye hasta yatağı ve birbirinin aynısı beton bloklar kalıyor. Bir yanda kurulabilen bir hayat, diğer yanda kaçınılamayan bir gerçeklik.
Baba (Fatih Al) hurafelere, anne (Esra Kızıldoğan) sosyal medyadaki “şifa” arayışlarına tutunuyor. İkisi de aynı şeyi istiyor ama farklı yerlere savruluyor. Film burada sessiz ama sert bir yere basıyor: Sağlık sistemi. Alınamayan ilaçlar, yarıda kalan tedaviler… Bir ailenin hayatı bürokrasiye sıkışıyor.
“İnsanın son gördüğü manzara bu olmamalı” diyor İzzet. Ama oluyor. Betonun içinde, aynı hayatın tekrarında.
Onur Gözeten’in sade performansı ve Fatih Al ile Esra Kızıldoğan’ın abartısız oyunculuğu, bu çaresizliği doğrudan hissettiriyor. Ali Vatansever ise yine bağırmadan anlatıyor: Yan yana ama birbirine değemeyen hayatları.Ancak Gözeten’in omzunda daha büyük bir yük var ve bu yükü son derece sakin, gösterişsiz ama etkili bir şekilde taşıyor. Duyguyu büyütmeden kurduğu oyunculuk, filmin omurgasını ayakta tutuyor. Bu performansın ödül karşılığı bulması sürpriz olmaz.
Ali Vatansever’in filmi de kurduğu atmosfer, meselesi ve anlatım diliyle yarışmanın öne çıkan işlerinden biri olarak ödüle yakın duruyor.
Karanlıkta Islık Çalanlar, Pınar Yorgancıoğlu imzasıyla, bir ailenin etrafında şekillenen kapalı ve yer yer gerilimli bir hikâye anlatıyor. Film, bireysel çıkmazlarla toplumsal baskının iç içe geçtiği bir alan kurarken, aile içindeki kırılmaları anlatının merkezine yerleştiriyor.

Ama filmi yalnızca bu sıkışmışlık üzerinden okumak eksik kalır. Çünkü Yorgancıoğlu, bu ağır tabloyu yer yer güçlü bir mizah duygusuyla dengeliyor. Emekli olduktan sonra boşluğa düşen bir baba, başarılı bir hemşire olmasına rağmen hak ettiğini düşündüğü terfiye bir türlü ulaşamayan bir anne ve iyi bir eğitime rağmen iş bulamayan bir genç… Hepsi aynı evin içinde, farklı hayal kırıklıklarıyla var olmaya çalışıyor.
Bu karakterler üzerinden kurulan yapı, aslında bugünün Türkiye’sine dair oldukça tanıdık bir tablo sunuyor. Ekonomik zorluklar, ertelenen hayatlar ve sürekli bir umut arayışı…Karanlıkta Islık Çalanlar oyuncu kadrosunda Müfit Kayacan, Hülya Gülşen ve İnci Sefa Cingöz başrollerde yer alıyor. Üç oyuncu da son derece inandırıcı ve doğal bir performans sergiliyor. Bu performansların festivalde karşılık bulması sürpriz olmaz.
Ölü Köpekler Isırmaz, Nuri Cihan Özdoğan’ın filmi, daha karanlık ve sert bir dünyanın kapısını aralıyor. Film, geri dönüşüm ve çöp etrafında dönen bir düzenin içinde şekillenen mafyatik rekabeti merkezine alıyor. Bu dünyanın içinde Doğa ve Tazı’nın hikâyesi üzerinden ilerleyen anlatı, kenarda kalmış hayatları, dışlanmışlığı ve hayatta kalma mücadelesini görünür kılıyor.

Kurulan atmosfer, seyirciyi rahat bırakmayan bir yerden geliyor. Çöpün, atığın ve artıkların arasında kurulan bu düzen, yalnızca fiziksel bir alan değil; aynı zamanda karakterlerin sıkıştığı bir hayat biçimi. Herkes bir şekilde ayakta kalmaya çalışıyor ama bunun bedeli giderek ağırlaşıyor.
Bu sertlik, filme güçlü bir ton kazandırıyor. Film, kurduğu dünyanın ağırlığını ve o dünyanın içindeki insanların çaresizliğini hissettirmeyi başarıyor.
Filmin başrolündeki Kemal Burak Alper ve Burak Can Doğan, filmin sert ve karanlık dünyasını sahici bir yerden kurarak dikkat çekiyor. İki oyuncu da karakterlerinin içinde bulunduğu sıkışmışlığı ve hayatta kalma mücadelesini güçlü bir şekilde hissettiriyor; bu performanslar filmin etkisini belirgin biçimde artırıyor.
Bütün bu filmler bir araya geldiğinde, ortaya yalnızca karanlık bir tablo çıkmıyor. Aksine, bu sıkışmışlıkların, kayıpların ve belirsizliklerin içinden yeni bir anlatı dili kurma çabası belirginleşiyor. Belki de asıl umut tam burada saklı: Bu hikâyeleri anlatmaya devam eden, görmezden gelmeyen ve hâlâ bakmayı sürdüren bir sinemanın varlığında.

