SİNEMADA EN CİDDİ İŞ: KOMEDİ

SİNEMADA EN CİDDİ İŞ: KOMEDİ


Sinema sanatının komediyle kurduğu ilişki çoğu zaman problemli olmuştur. Dram yüceltilir, trajedi “ciddi” kabul edilir, komedi ise çoğu zaman hafif sayılır. Oysa sinema tarihine baktığımızda, toplumu en iyi okuyan, sosyolojiyi, psikolojiyi ve ekonomik yapıyı en çıplak hâliyle açığa çıkaran filmlerin önemli bir kısmı komedilerdir. Çöpçüler Kralı, Kibar Feyzo, Köyden İndim Şehre, Hababam Sınıfı, Dondurmam Kaymak, Neredesin Firuze gibi filmler tam da bunu yapar: güldürürken ifşa eder, eğlendirirken rahatsız eder.
Bugün neredeyse her şeyin sertleştiği, gülmenin bile kuşkuyla karşılandığı bir dönemde mizah yapmak başlı başına bir eylem hâline gelmiş durumda. Festival sinemasında komedinin hâlâ üvey evlat muamelesi gördüğü, ödül ihtimalinin “binde bir”e düştüğü bir atmosferde, güldürmeyi ciddiye alan her film ayrıca değerlidir.

Tam da bu noktada 2026’nın ilk günü vizyona giren D.I.S.C.O., komediye dair uzun süredir eksikliğini hissettiğimiz bir yerden sesleniyor.
Yönetmen koltuğunda Ömer Faruk Sorak’ın oturduğu, senaryosunu ve başrollerini Giray Altınok ile Kerem Özdoğan’ın üstlendiği D.I.S.C.O., aksiyon sinemasının neredeyse bütün klişelerini alıp ters yüz eden bir aksiyon-komedi. Film, istihbarat teşkilatından uzaklaştırılmış ajan Ertan ile onun mesleğini öğrenen Zafer üzerinden ilerlerken, yalnızca bireysel bir hikâye anlatmıyor; erkeklik mitinden devlet fantezilerine, “kahramanlık” anlatılarından popüler aksiyon estetiğine kadar pek çok yerleşik algıyla dalga geçiyor.

Altınok ve Özdoğan ikilisinin son yıllarda yaptığı en önemli şeylerden biri, “avam komedi” etiketiyle pazarlanan, sabun köpüğü gibi dağılan filmlerin yarattığı çoraklığı kırmaları oldu. Uzun süre komedi denince akla gelen; günü kurtaran, hafızada iz bırakmayan, hiçbir toplumsal karşılığı olmayan işlerdi. Bugün geriye dönüp baktığımızda o filmlerin isimlerini bile hatırlamıyoruz. Köpük oldular ve uçtular.

D.I.S.C.O. ise tam tersine, tür bilinci olan bir film. Aksiyonun nasıl çalıştığını bilen, klişeleri tanıyan ve o klişelerle bilinçli biçimde oynayan bir yerden mizah üretiyor. Film, “300 milyon dolarlık Hollywood yapımlarıyla” kendini yarıştırma iddiasında değil; aksine imkânlarının farkında olarak, bu imkânları zekâyla aşmaya çalışan bir dil kuruyor. Bu da onu samimi ve sahici kılıyor.

Röportajlarda Altınok ve Özdoğan’ın sıkça vurguladığı “işler iyi giderken risk alma” meselesi, filmin ruhuna da sinmiş durumda. D.I.S.C.O., tutmuş bir formülün peşine takılıp onu tekrar eden bir iş değil; aksine seyirciyi hafife almayan, “eğlenme” fikrini küçümsemeyen bir cesaret örneği. Aksiyon sahnelerinin zorluğu, dublör kullanımına dair yapılan açık ve dürüst açıklamalar bile bu samimiyetin parçası.

Komediye burun kıvıranların, gülmeyi hafife alanların ve sinemayı sadece acı üzerinden tanımlayanların karşısında D.I.S.C.O. şunu hatırlatıyor: Bazen en ciddi itiraz, kahkahayla yapılır.

Haluk Bilginer ile Feyyaz Yiğit’in başrollerini paylaştığı ve 2025 yılının en çok izlenen filmi olan yapım, komedinin hâlâ geniş bir seyirciyle güçlü bir bağ kurabildiğini açıkça göstermişti. Bu başarıyı yalnızca yıldız oyunculara değil, zekâya dayalı, iyi yazılmış mizaha borçluyduk. Aynı nedenle D.I.S.C.O.’nun da benzer bir karşılık bulacağına inanıyorum. Çünkü bugün Türkiye’de komedinin çıtasını yukarı taşıyan iki güçlü damar var: Feyyaz Yiğit–Aziz Kedi hattı ile Giray Altınok–Kerem Özdoğan ikilisi. Her iki ekip de, kolay güldürmenin ötesine geçip dil, ritim ve içerik bakımından komediyi ciddiye alan işler üretiyor.
Bu yükselişin önündeki en büyük engelin ise yetenek ya da yaratıcılık değil; ülkede giderek artan sansür ve otosansür iklimi olduğu açık. Mizah, doğası gereği sınırları zorlayan bir alan. Daha özgür bir ortamda bu ekiplerin çok daha sert, çok daha cesur ve çok daha kalıcı işler üretebileceğini düşünmemek için hiçbir neden yok.

D.I.S.C.O.’ya dair takıldığım temel mesele ise filmin kadın temsiliyeti. Zafer ve Ertan’ın eşlerini canlandıran Yıldız Çağrı Atiksoy ve Özge Özacar’ın karakterleri, anlatı içinde fazlasıyla edilgen; erkek karakterlerin dünyasını dengeleyen değil, onların görmek istediği “ideal eş” kalıbına hizmet eden figürler olarak yazılmış. Bu tercih, filmin zekâsı ve türle kurduğu ironik ilişki düşünüldüğünde daha da göze batıyor. Komedinin dönüştürücü gücü burada yeterince devreye sokulmamış hissi yaratıyor.

Yine de filmin genel dünyasında bu eksikliği kısmen dengeleyen bir unsur var: Devrim Yakut’un canlandırdığı kadın karakter. Daha aktif, daha söz sahibi ve hikâyenin tonunu kırabilen bu figür, D.I.S.C.O.’nun kadın meselesinde tamamen tek taraflı bir yerde durmasını engelliyor. Bu sayede film, eleştiriyi hak eden yanlarına rağmen, kendini tamamen kapatmıyor; tartışmaya açık bir alan bırakıyor.

Sonuç olarak D.I.S.C.O., kusursuz bir film değil ama komediyi ciddiye alan, seyirciyi küçümsemeyen ve bugünün Türkiye’sinde gülmenin hâlâ bir direnç biçimi olabileceğini hatırlatan önemli bir iş. Tam da bu yüzden, sadece gişe rakamlarıyla değil, açtığı tartışma alanıyla da hatırlanmayı hak ediyor.

Google+ WhatsApp