İNSANLAR İYİ KALMAYI BAŞARDIĞI SÜRECE UMUDUMUZ VAR

İNSANLAR İYİ KALMAYI BAŞARDIĞI SÜRECE UMUDUMUZ VAR

Cevahir Önder: "Amacımız yalnızca Fikri Sönmez’i hatırlatmak değildi; unutturmamak ve onu tanımayanlara nasıl biri olduğunu göstermekti. İnandığı fikirler ve yaptıkları uğruna nelerden vazgeçtiğini, ne bedeller ödediğini anlatmak istedik."

Gülşen İşeri

Fotoğraflar: Gürcan Öztürk

Fatsa’da bir terzi dükkânı. Kumaş kokusu, sahnede el değiştiren beyaz bir ceket, çocukluk hafızasında yer etmiş bir yüz… Fikri Sönmez’i tanıyanlar için “Terzi Fikri” bir belediye başkanının adından fazlası. Halkla birlikte yapılan yolları, o günlerin heyecanını ve ardından gelen acıları da hatırlatıyor. Onu hiç tanımayanlar içinse hikâye hâlâ cevap bekleyen bir soruyla başlıyor: İnsan inandığı şeyler uğruna nelerden vazgeçebilir?

“Fikrinle Yüzleşebilir misin? Terzi Fikri” bu soruyu sahneye taşıyor. Şirin İnci’nin yazıp yönettiği oyunda Hüseyin ve Cevahir Önder kardeşler, çocukluklarından tanıdıkları Fikri Sönmez’in siyasi kimliğinin yanı sıra ailesini, özlemlerini ve kendiyle hesaplaşmasını da görünür kılmaya çalışıyor. İki oyuncuyla tarihsel bir kişiyi canlandırmanın sorumluluğunu, çocukluk tanıklıklarını ve oyunun bugüne bıraktığı soruyu konuştuk.

Oyun, İstanbul’daki ilk gösteriminin ardından turnesine devam ediyor. Fikrinle Yüzleşebilir misin? Terzi Fikri, 29 ve 30 Eylül’de Fatsa Belediyesi Kültür Sarayı’nda, 1 Ekim’de Samsun Atakum Belediyesi Ata Sahne’de, 2 Ekim’de Ordu Kültür Sanat Merkezi’nde ve 11 Ekim’de Ankara Kulis Sanat Panova AVM’de seyirciyle buluşacak. Kasım gösterimleri ise 8 Kasım’da İstanbul Beşiktaş Kültür Merkezi’nde, 10 Kasım’da İzmir Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde ve 11 Kasım’da Bodrum Nurol Kültür Merkezi’nde gerçekleşecek.

Gerçek bir kişiyi sahneye taşırken nereden başladınız? Sizin için önce insan mı vardı, siyasal figür mü?
Cevahir: Önce insanı, onun insani yönlerini göstermek istedik. Terzi Fikri’nin hikâyesini bilenler de var, bilmeyenler de. Bu yola çıkarken amacımız yalnızca onu hatırlatmak değildi; unutturmamak ve onu tanımayanlara nasıl biri olduğunu göstermekti. İnandığı fikirler ve yaptıkları uğruna nelerden vazgeçtiğini, ne bedeller ödediğini anlatmak istedik. Hakkında çok fazla bilgi kirliliği var. İster önce okusunlar ister oyunu izledikten sonra araştırsınlar; insanlar onu tanımak istesin. Nitekim gençlerden “Terzi Fikri kimmiş?” diye araştırmaya başlayanlar oldu. İlk oyunla bunu sağlayabildiysek bizim için çok değerli.

Siz de çocukluğunuzda Fatsa’da yaşadınız; onu yakından gördünüz. Bu tanıklık oyuna nasıl yansıdı?
Cevahir: O döneme tanıklık etmiş, Fikri amcaya dokunmuş iki insanız. Buna rağmen oyunu oynadıktan sonra biz de başka bir duyguya girdik. İnsan kendine “Ben olsam aynı şeyleri yapabilir miydim?” diye soruyor. Bu tür kişilerin insani yönlerini ortaya çıkarmayı önemsiyorum. Fikri Sönmez’in siyasi kimliği biliniyor; biz onun bir baba, bir evlat olarak nasıl biri olduğunu da göstermek istedik. Bunun seyirciye geçtiğini görmek sevindirici.

Oyunun merkezinde “Fikrinle yüzleşebilir misin?” sorusu var. Buradaki yüzleşme Fikri Sönmez’in kendi seçimlerini sorgulamasını mı, bugünün seyircisinin geçmişle hesaplaşmasını mı anlatıyor?
Hüseyin: Her insan hayatının bir döneminde kendisiyle yüzleşir. Fikri Sönmez de bir insandı. Yıllarca cezaevinde kalmış, işkence görmüş birinin tek başınayken kendisine sorular sormadığını düşünemem. “Kendiyle yüzleşseydi bu nasıl olurdu?” sorusundan hareket ettik. Onu yalnızca belediye başkanı olarak değil; baba, eş, oğul, terzi ve esnaf olarak da görmek istedik.

Cevahir: Bu yüzleşmeyi kurarken ailesiyle ve hücre arkadaşıyla konuştuk. Karakterini kendi başımıza hayal ederek oluşturmadık.

Hüseyin: Oyunun sonundaki mahkeme sahnesi de yaptıklarına ilişkin bir sorgulama. Onun verdiği yanıtlar üzerinden seyirciye düşünme alanı açmak istedik. Oyunun bir siyasi slogana dönüşmesini istemedik.

İşkence sahnesini daha ağır göstermeniz gerektiğini düşünenler olabilir. O sahnede nasıl bir ölçü belirlediniz?
Hüseyin: Böyle bir görüş geldi. İlk provalarda sahne daha ağırdı. Aileyle konuştuk; daha sade olmasını istediler. Fikri Sönmez’in ailesi kadar, o dönemi yaşamış başka insanların ailelerini de düşündük. Onları yeniden aynı acının içine çekmek istemedik. Seyircinin işkenceyi ve onun karşısındaki duruşunu görmesi bizim için yeterliydi.

Cevahir: O koşullarda bile Avni’yi merak etmesi önemli. Kendisi güçlükle nefes alırken arkadaşının durumunu soruyor. Onun karakterini gösteren ayrıntılardan biri bu.

Hüseyin: Sonuçta bir aile, bir izin ve bir vakıf var. Sahnede her şeyi kendi istediğimiz gibi yapabileceğimiz bir durum değildi.

Gerçek bir insanı canlandırmak, özellikle onu tanımış kişilerin karşısına çıkmak nasıl bir sorumluluk yarattı? Kaynakları ve tanıklıkları metne nasıl taşıdınız?
Cevahir: Bu sorumluluğu fikir ortaya çıktığı anda hissettik. “Üçüncü oyunumuz ne olsun?” diye rastgele seçtiğimiz bir konu değildi; bir ara “Yapmayalım” bile dedik. Metin bir kitaptan, aileyle ve onunla cezaevinde bulunmuş kişilerle yapılan görüşmelerden beslendi. Fikri Sönmez’in ailesinin ve yol arkadaşlarının ne düşüneceği bizim için önemliydi. Oğlu Naci Sönmez’le de konuştum. Oyunu izleyenlerden gelen ilk tepkiler içimizi rahatlattı. Yine de onu tanımış insanların değerlendirmelerini dinlemeyi sürdüreceğiz.

Sizin aile geçmişiniz de bu sorumluluğu artırıyor mu?
Cevahir: Elbette. Hüseyin ve Cevahir adlarını taşıyoruz. Rahmetli babam Ersin Önder de Fikri Sönmez’in fikir yoldaşıydı. Onunla aynı yolu yürümüş kişilerin, ailelerinin ve kendi ailemizin bu oyuna nasıl bakacağını düşündük. Hikâyenin eksik kalmamasını istedik.

Hiç kaygılandınız mı?
Hüseyin: Kaygılandık. Onu tanıyan biri “Benim bildiğim insan bu değildi” diyebilir; tanımayan biri de onu ilk kez oyunda görecek. Metni okuyunca ve yönetmenle birlikte çalışıp oyunun nasıl şekillendiğini görünce kaygımız azaldı. Sonuçta önemli olan yaptığın işe inanman; ardından seyircinin ne diyeceğini dinlersin. Onun herkesçe bilinen siyasi kimliğinin yanında özlemlerini, vicdanını ve ailesiyle ilişkisini de sahneye taşımaya çalıştık.

Geçmişi unutturmama isteğinin yanında bugüne de sesleniyorsunuz. Nasıl bir bağ kurdunuz?
Cevahir: Geçmişte yaşanmış bir hikâyeyi bugünün vicdanıyla buluşturmak istedik.

Hüseyin: Bizim sözünü ettiğimiz amaç yalnızca geçmişe dönmek değil. Oyun bugün de bir şeylerin farkına varılmasına kapı açabilirse anlamlı olur.

Oyun boyunca karşımıza çıkan ceket güçlü bir imge. Sizin için neyi taşıyor?
Cevahir: Ceket bizim için çok önemliydi. Son genel provada onunla ilgili bir bağlantı daha ekledik. Oyun boyunca farklı anlamlar kazanıyor; Fikri’nin sonunda beyaz ceketi kendisinin giymesi başka çağrışımlar da açıyor. Yönetmenin katkısıyla mevkiyi, sorumluluğu, hatta ölümü düşündüren bir imgeye dönüştü. Bunun seyirciye geçmesine sevindim.

Bu hikâyeyi bugüne taşıdığınızda seyircinin kendisine hangi soruları sormasını umuyorsunuz? Sanatın toplumsal etkisine dair umudunuz var mı?
Hüseyin: Hangi konumda olursan ol, iyi ve adil bir insan olarak kalmak önemli. Sözünü tutmak, hakkaniyetli davranmak, arkadaşlarını yarı yolda bırakmamak… Benim için hikâyenin temelinde bunlar var. İnsanlar iyi kalmayı başardığı sürece umudum var. Bunun nasıl mümkün olacağını ben de bilmiyorum ama kendi hayatımda, çocuklarıma yaklaşımımda buna çabalamaya çalışıyorum. Sanat da insana kendisini sorgulatabilir. Bir oyunun tek başına neyi değiştireceğini bilmiyorum; yine de bu soruları sordurmasını önemsiyorum.

Cevahir Önder: Sanatın toplum için mi, sanat için mi olduğu hep tartışılır. Bence ikisi birden mümkün. Bir oyun kendi sanatsal diliyle var olurken insanlarda farkındalık da yaratabilir. Seyirciye “Ben ne yaptım, yapabileceğim neyi yapmadım?” sorusunu bırakıyoruz. Bunun nasıl karşılık bulacağını zamanla göreceğiz.

Toplumun değiştiğini, insanlar arasındaki güvenin de azaldığını düşünüyorsunuz sanırım.
Hüseyin: Biz kasabada büyüdük. Komşunun kapısını çalıp evinde yemek yediğimiz günleri hatırlıyorum. Şimdi insanlar birbirini ziyarete gitmekte bile zorlanıyor. Yolda gördüğüm bir çocuğun başını okşamaktan, yanlış anlaşılır diye çekiniyorum. Bu değişim beni düşündürüyor.

Salonda gençleri de gördük. Fikri Sönmez’in hikâyesinin onlara nasıl ulaşacağını düşünüyorsunuz?
Cevahir: Üniversiteli gençler geldi; oyunu merak ettiklerini söylediler. Hepsinin aynı mesajı alacağını düşünmüyorum. Bir işi yalnızca kendin için değil, başkaları için de yapmanın ne anlama geldiğini görebilirler; cesaret ya da vicdan üzerine düşünebilirler. Oyunun sonunda “Sen olsan ne yapardın?” diye soruyoruz. Herkesin yanıtı kendine ait.

Hüseyin: Söylediğin sözü hayatta gerçekleştirmek de gençlere ulaşabilecek bir tarafı. Fikri Sönmez’i bu açıdan gerçekçi biri olarak görüyorum: Verdiği sözlerle yaptıkları arasında bir bağ vardı. Onun hikâyesindeki cesaretin ve umudun gençlere geçeceğini düşünüyorum.

Sahnede iki oyuncu görüyoruz ama ikisi de zaman zaman Fikri Sönmez’in farklı yönlerini taşıyor gibi. İkinci karakter onun başka bir benliği mi?
Hüseyin : Bir karakter Fikri Sönmez. Diğerini onun iç sesi, kendisine yönelttiği sorular olarak da düşünebilirsiniz. Oyun boyunca farklı kişilere dönüşüyor; cezaevi arkadaşı, mahkemede yargıç oluyor. Bunlar aynı zamanda onun içindeki sorgulamanın sesleri. İnsan, ailesine ayıramadığı zamanı ya da çocuğunun hastalandığı gün nerede olduğunu yalnız kaldığında kendisine sorabilir.

Cevahir Önder: İkinci karaktere tek bir ad koymak zor. İnsan yalnızken bazı şeyleri kendine itiraf eder. İki kişilik yapı bu iç konuşmayı sahnede görünür kılıyor.

Bu karakter zamanla üzerinize yapışacak gibi görünüyor. Bundan çekiniyor musunuz?
Cevahir: Yapışsın. Bu oyun bize sanatçılığımızın ötesinde başka sorumluluklar da düşündürebilir. Burada siyasi bir kimlik iddiasından söz etmiyorum. Ama adlarımız, aile geçmişimiz ve anlattığımız hikâye bir araya geliyor. Aldığımız mesajlar, sosyal medyada yazılanlar bizi duygulandırıyor. “Gurur duyduk” diyen insanları görmek önemli.

Oyun 29 ve 30 Eylül’de Fatsa’da sahnelenecek. Fikri Sönmez’i ve o dönemi doğrudan yaşamış insanların karşısına çıkmak size ne hissettiriyor?
Cevahir: Çok duygusal olacağını düşünüyorum. “Fikri yola çıktı, geliyor” diye mesaj yazanlar var. Seyircinin hangi sahnede nasıl tepki vereceğini merak ediyoruz. Fatsa bizim çocukluğumuzun geçtiği yer. Halk yolları birlikte yaparken bizim ayran taşıdığımızı hatırlıyorum. Terzi dükkânındaki kumaş kokusu hâlâ burnumda. Koroda da yer almıştık. Yaşadığımız bir dönemi sahneye taşıyoruz.

Hüseyin: Bu tanıklığın oyunu içselleştirmemizde payı var. O günleri bilenlerin değerlendirmesini dinlemek istiyoruz.

Oyun bittikten sonra karakterle ilişkiniz değişti mi? Sahneden indiğinizde geriye ne kaldı?
Cevahir: Hazırlanırken Fikri Sönmez’in mizacını da araştırdık, oğluna sorduk. Gülümseyen, mizah duygusu olan birini anlattılar. Oyundan sonra Naci’yi arayıp ona sarılmak istedim. Beklemediğim insanlardan “Oyunda ağladım” mesajları geldi. Böyle bir kişiyi sahneye taşıma sorumluluğunu üstlenmiş olmaktan memnunum. Şimdi seyircinin farklı görüşlerini de dinleyeceğiz.

Hüseyin Önder: Biz “cesaret” derken bu sorumluluğu kastediyoruz: Fikri Sönmez’i sahnede canlandırmak ve gelecek tepkilere açık olmak.




 

Google+ WhatsApp