ANADOLU BÜYÜK BIR INSANLIK HAFIZASIDIR

ANADOLU BÜYÜK BIR INSANLIK HAFIZASIDIR

Hekim ve yazar kimliğiyle tanıdığımız Prof. Dr. Hüseyin Nazlıkul, yeni şiir kitabı 'Vefa Eşiği'nde hafızayı, vicdanı, göç duygusunu ve insanın iç yolculuğunu şiirin diliyle anlatıyor. Nazlıkul, Anadolu bilgeliği ile modern düşünceyi buluşturan kitabında okuru kendi iç sesini yeniden duymaya çağırıyor

Gülşen İşeri

Bir hekim… Bir düşünce insanı… Bir göç çocuğu… Ve şimdi şiirin dilinden konuşan bir yazar.

Prof. Dr. Hüseyin Nazlıkul’un Vefa Eşiği yalnızca bir şiir kitabı değil; hafıza, vicdan, göç, insan olma hâli ve bizi büyüten seslere yazılmış içsel bir teşekkür metni gibi.

Anadolu’nun türküleriyle büyüyen, Almanya’nın düşünsel ikliminde şekillenen Nazlıkul; bu kez hekim kimliğinin ötesinde daha kişisel, daha şiirsel bir yerden sesleniyor.

Vefa Eşiği üzerinden; hafızayı, Erich Fromm’u, modern insanın yalnızlığını, vicdanı ve şiirin bugünkü anlamını konuştuk.

-“Vefa Eşiği”ni okurken bunun yalnızca bir şiir kitabı olmadığını hissediyoruz; sanki geçmişle, insanlarla ve hatta kendi içinizle yapılmış bir hesaplaşma gibi. Bu kitap sizin için nasıl bir iç yolculuğun ürünü?

Evet, bu kitap yalnızca şiirlerden oluşan bir çalışma değil. Aslında bu kitap benim için bir iç muhasebe, bir hafıza yürüyüşü ve vicdan yolculuğudur. İnsan belli bir yaştan sonra yalnız başarılarını değil, kendisini insan yapan izleri düşünmeye başlıyor. Ben de bu kitapta biraz bunu yaptım.

Hayatıma dokunan insanları yeniden ziyaret ettim. Erich Fromm’un bana açtığı düşünce kapılarını, Anadolu’nun vicdan kültürünü, annemin sessiz sevgisini, öğretmenlerimin emeğini, dostlukları, kayıpları ve insan ruhunda iz bırakan kırılmaları yeniden hissettim.

Bu kitapta aslında kendimle de konuştum. Çocukluğumdaki göç duygusuyla, yalnızlıkla, arayışla, hekimlikte gördüğüm insan acılarıyla ve insanın iyileşme çabasıyla yeniden karşılaştım. Çünkü insan yalnız bedeniyle değil; hafızasıyla, vicdanıyla ve taşıdığı hikâyelerle vardır.

Şiiri özellikle seçtim. Çünkü bazı duygular düz yazıyla anlatılamıyor. Şiir bazen doğrudan bilinçaltına, bazen insanın en kırılgan yerine dokunuyor. Bu nedenle “Vefa Eşiği”, benim için yalnız bir edebiyat çalışması değil; teşekkür etmenin, hatırlamanın ve insan kalabilmenin bir yolu oldu.

-Kitabınızda Erich Fromm’dan Pir Sultan’a, Wilhelm Reich’tan Anadolu bilgeliğine kadar çok farklı isimler ve dünyalar bir araya geliyor. Bu isimleri aynı kitapta buluşturan ortak duygu nedir?

Aslında bu isimlerin hepsi farklı coğrafyalardan, farklı dönemlerden geliyor gibi görünse de onları birleştiren çok güçlü bir ortak damar var: İnsan olma çabası.

 

Erich Fromm bana sevgiyi ve vicdanı öğretti. Pir Sultan hakikat karşısında eğilmemeyi… Reich insan bedenindeki bastırılmış acıları… Hayyam evren karşısındaki tevazuyu… Anadolu ozanları ise insanın yarasını türküyle taşımayı öğretti.

Ben hiçbir zaman bilimi yalnız laboratuvarın içine sıkışmış bir alan olarak görmedim. İnsan ruhunu anlamadan bedenin de tam anlaşılamayacağına inandım. Bu nedenle kitapta bilim insanlarıyla halk ozanları, filozoflarla hekimler, mistiklerle düşünürler aynı masada buluşuyor. Çünkü hepsi aslında aynı sorunun peşindeydi: İnsan nasıl daha vicdanlı, daha özgür, daha sahici bir varlık olabilir? Benim için bu kitap biraz da Doğu ile Batı’nın, bilim ile şiirin, akıl ile kalbin aynı insanın içinde buluşabileceğini gösterme çabasıdır.

-“Vefa Eşiği”nde sık sık vicdan, hafıza, insanlık, hız çağı ve ruhsal yorgunluk gibi temalar görüyoruz. Sizce modern insan en çok neyi kaybetti?

Bence modern insan en çok “iç sesini” kaybetti. Çok fazla bilgi var ama çok az derinlik var. Çok fazla iletişim var ama çok az gerçek temas var. İnsan sürekli bir şeye yetişmeye çalışıyor ama neyi kaybettiğini düşünmeye vakit bulamıyor.

Bugün hız çağında yaşıyoruz. Görüyoruz ama bakmıyoruz. Dinliyoruz ama duymuyoruz. Okuyoruz ama içselleştirmiyoruz. Bu yüzden insanın ruhunda büyük bir yorgunluk oluşuyor. Ben buna yalnız psikolojik değil, varoluşsal bir yorgunluk diyorum.

Şiir bu nedenle benim için çok önemli. Çünkü şiir insanı yavaşlatıyor. İnsan kendi içine dönmeye başlıyor. Şiir bilgi vermekten çok hatırlatıyor. Belki de bugün şiire yeniden ihtiyaç duymamızın nedeni bu.

“Vefa Eşiği” biraz da modern insanın kaybettiği o iç sesi yeniden duyabilmesi için yazıldı. Çünkü insan ancak vicdanıyla yeniden temas kurduğunda gerçekten iyileşmeye başlayabilir

-Kitap boyunca güçlü bir hafıza duygusu hissediliyor…

Çünkü çağımızın en büyük kaybı hafıza. İnsan bugün çok şey biliyor ama az şey hatırlıyor. Oysa bizi insan yapan yalnız bilgi değil; hatırlama biçimimizdir. Ben şiiri biraz da bunun için önemsiyorum. Şiir, insanın içindeki eski kapıları yeniden açabiliyor.

-Bu biraz sert bir cümle. Bilgi çağında yaşarken gerçekten hafızamızı mı kaybediyoruz?

Evet, belki sert bir cümle ama maalesef çağımızın en büyük paradokslarından biri de bu. Tarihte hiç olmadığı kadar çok bilgiye sahibiz; fakat aynı zamanda hiç olmadığı kadar hızlı unutuyoruz. Çünkü bilgi ile hafıza aynı şey değildir. Bilgi dışarıda birikir. Hafıza ise insanın içinde yaşar.

Bugün insanlar binlerce veriye birkaç saniyede ulaşıyor ama çoğu zaman o bilgiyi içselleştirmeye, onu duyguyla, vicdanla ve yaşam deneyimiyle bütünleştirmeye zaman ayırmıyor. Sürekli akan bir ekran kültürü içerisindeyiz. Görüyoruz ama derinleşemiyoruz. Tüketiyoruz ama taşıyamıyoruz.

Ben burada yalnız biyolojik hafızadan söz etmiyorum. Kültürel hafızadan, vicdani hafızadan, insanın kendisini nereden geldiğini hatırlama kapasitesinden söz ediyorum. Çünkü insan geçmişini kaybettiğinde yönünü de kaybetmeye başlıyor.

Eskiden insanlar dedelerinin hikâyelerini, bir türküyü, bir mahallenin kokusunu, bir öğretmenin cümlesini yıllarca taşırdı. Şimdi ise her şey çok hızlı değişiyor. İnsan ilişkileri bile “kaydırılıp geçilen” bir hızın içine girmiş durumda.

Bu nedenle şiiri önemli görüyorum. Şiir biraz durmak demektir. İnsan kendi içine döndüğünde unutulmuş duygular yeniden ortaya çıkar. Belki de “Vefa Eşiği”nin temel meselesi budur: İnsanın kendi iç hafızasını yeniden duyabilmesi. Çünkü hafıza yalnız geçmiş değildir; insanın kim olduğunu unutmamasıdır.

-Anadolu ile Almanya arasında görünmeyen bir köprü var kitapta…

Ben iki dünyanın arasında büyüdüm. Bir yanım Anadolu’nun bozkırında kaldı, diğer yanım Almanya’nın düşünsel atmosferinde şekillendi.
Evde halk türküleri vardı; okulda Goethe, Hesse ve Fromm… Zamanla şunu gördüm: Hakikat aslında coğrafya değiştirmiyor. Bir Anadolu ozanı ile bir Avrupalı düşünür bazen aynı vicdanı taşıyabiliyor.

--Bu iki dünya sizi böldü mü, yoksa büyüttü mü?

Uzun yıllar bunu kendi içimde çok düşündüm. Anadolu’nun duygusal, mistik ve vicdani dünyasıyla; Almanya’nın disiplinli, analitik ve bilim merkezli dünyası arasında büyüdüm. Bir yanım bozkırın türkülerini taşıyordu, diğer yanım laboratuvarların sessizliğini…

Ama zamanla şunu fark ettim: Eğer insan kendi merkezini kaybetmezse, farklı dünyalar onu bölmüyor; aksine büyütüyor.

Ben Anadolu’dan insan sıcaklığını, vicdanı, paylaşmayı ve yaraya dokunmayı öğrendim. Almanya bana sistematiği, bilimin disiplinini, sorgulamayı ve metodolojiyi öğretti. Aslında bugün yaptığım hekimlikte de bu iki dünyanın izleri var.

Bir hastaya yalnız MR görüntüsü olarak bakmıyorum. Onun korkularını, yaşam hikâyesini, beden dilini, yalnızlığını da görmeye çalışıyorum. Çünkü insan yalnız biyolojik bir organizma değil; duyguları, hafızası ve sosyal çevresi olan bir bütün.

Beni büyüten şey tam da bu iki dünyanın arasında köprü kurabilmek oldu. Doğu’nun kalbiyle Batı’nın aklını aynı masada buluşturabilmek…

Belki de “Vefa Eşiği” biraz bunun kitabıdır: Parçalanmadan çoğalabilmenin… -Köklerini kaybetmeden dünyaya açılabilmenin… Ve farklı kültürlerin insanı eksiltmek yerine derinleştirebileceğinin hikâyesi…

-Erich Fromm’un sizdeki etkisi neden bu kadar güçlü?

Çünkü Fromm bana yalnız düşünmeyi değil, insan kalmayı öğretti. Modern dünyanın en büyük tehlikesinin insanın kendine yabancılaşması olduğunu çok erken fark etmişti. Bugün teknoloji büyüyor ama insanın iç sesi küçülüyor.
Benim şiirimdeki vicdan arayışının önemli damarlarından biri biraz da buradan geliyor.

-Bugün Fromm yaşasaydı modern insan için en büyük tehlikeyi ne olarak tarif ederdi sizce?

Bence Fromm bugün yaşasaydı modern insan için en büyük tehlikeyi “insanın kendi özüne yabancılaşması” olarak tarif ederdi. Çünkü onun bütün düşünce sistemi aslında bu mesele etrafında dönüyordu.

Fromm’a göre insan yalnız ekonomik bir varlık değildir; sevme, üretme, anlam kurma ve vicdan geliştirme kapasitesi olan bir varlıktır. Ama modern dünya insanı giderek “tüketen”, “sahip olan” ve sürekli performans üretmek zorunda hisseden bir sisteme dönüştürdü.

Bugün insanlar çok bağlantılı görünüyor ama derin ilişkiler kurmakta zorlanıyor. Çok konuşuyoruz ama hakiki anlamda temas edemiyoruz. Sosyal medya çağında herkes görünür olmak istiyor ama kimse gerçekten “kendisi” olarak görülmüyor.

Sanırım Fromm bugün en çok şunu söylerdi: “İnsan artık yalnız nesneleri değil, kendi benliğini de tüketiyor.” Çünkü modern insan sürekli dışarıdan onay alma ihtiyacı içinde yaşıyor. Başarıyla, imajla, hızla, tüketimle kendisini tanımlamaya çalışıyor. Ama iç dünyasıyla bağ koptuğunda insanın ruhunda büyük bir boşluk oluşuyor. Fromm’un “Sahip Olmak ya da Olmak” kitabı bugün belki her zamankinden daha güncel. Çünkü çağımız insanı “olmayı” değil, “sahip olmayı” merkeze koydu. Daha fazla bilgiye, daha fazla görüntüye, daha fazla eşyaya ulaşıyoruz ama içsel anlam duygumuz aynı oranda büyümüyor. Benim hekimlikte de sık gördüğüm şey bu: İnsanların bedenleri kadar ruhları da yorulmuş durumda. Sürekli uyarılan ama derinleşemeyen bir bilinç hâli oluşuyor. Fromm bugün yaşasaydı belki en çok şunu hatırlatırdı: “Sevgi bir duygu değil; bir sorumluluk ve bilinç hâlidir.” Ve insan, kendi vicdanıyla bağını kaybettiğinde; teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, içsel yalnızlık büyümeye devam ederdi bence?

-Şiirinizde hekim kimliği çok hissediliyor…

Hekimlik bana insanın kırılganlığını öğretti. Bir insanın gözlerindeki korkuyu gördüğünüzde artık hayata eskisi gibi bakamıyorsunuz. Bazı acılar vardır; bilimsel cümlelerle anlatılamaz. Şiir bazen o sessiz alanlara ulaşabiliyor. Belki de bu yüzden hekimlik ile şiiri hiçbir zaman birbirinden ayrı görmedim.

-Peki bir hekim olarak sizi en çok yaralayan şey ne oldu? İnsan bedeni mi, insan yalnızlığı mı?

Açık söylemek gerekirse beni en çok yaralayan şey insanın yalnızlığı oldu. Çünkü beden çoğu zaman kendisini bir şekilde ifade ediyor. Ağrı, ateş, yorgunluk, çarpıntı… Beden konuşuyor. Ama insanın iç yalnızlığı çoğu zaman sessiz yaşanıyor. Yıllarca şunu gördüm: Bazı insanların hastalığı yalnız biyolojik değil. Görülmemiş olmak, anlaşılmamış olmak, uzun süre korkuyla yaşamak, sevgisizlik, değersizlik hissi… Bunlar da bedene yük oluyor. Birçok hastanın gözlerinde aynı şeyi gördüm: “Beni gerçekten duyan biri var mı?” İşte hekimlik bazen burada başlıyor. Çünkü insan yalnız ilaçla değil, anlaşılma duygusuyla da iyileşiyor.

-Bilim ile şiir sizde nasıl birleşiyor?

Ben bilimi hiçbir zaman ruhsuz bir mekanizma olarak görmedim. Bir hücrenin içine baktığınızda da, bir şiirin içine baktığınızda da aynı soruyla karşılaşıyorsunuz: “Hayat nedir?” Biyofizik bana insanın yalnız maddeden oluşmadığını gösterdi. İnsan aynı zamanda ilişki, titreşim, hafıza ve duygudan oluşuyor. Şiir de biraz böyledir.

-Bugünün tıbbı sizce fazla mekanikleşti mi?

Evet, zaman zaman fazla mekanikleştiğini düşünüyorum. Teknolojinin gelişmesi elbette çok kıymetli. Görüntüleme yöntemleri, yoğun bakım teknolojileri, genetik çalışmalar insanlık adına büyük kazanımlar sağladı. Ancak bazen insanı yalnız laboratuvar sonuçlarına indirgeme riski oluşuyor. Oysa insan bir MR görüntüsünden ibaret değil. İnsan; korkuları, geçmişi, bağırsak florası, travmaları, ilişkileri, uykusu, yalnızlığı ve umutlarıyla bir bütün.

Benim Regülasyon Tıbbı yaklaşımında savunduğum şey de bu: Organı tedavi ederken insanı kaybetmemek. Çünkü modern tıp bazen hastalığı çok iyi analiz ediyor ama insanın hikâyesini dinlemeyi ihmal edebiliyor. Oysa bazen en büyük teşhis, insanın kurduğu ilk cümlenin içinde saklı oluyor. 

-Kitapta sık sık “vicdan” kavramı karşımıza çıkıyor…

Çünkü bugün insanlığın temel sorunu bilgi eksikliği değil; vicdan yorgunluğu. İnsan hızlandı ama derinliğini kaybetmeye başladı.
Herkes konuşuyor ama çok az insan gerçekten hissediyor. Şiir burada yeniden önemli hâle geliyor. Çünkü şiir insanın iç dünyasını susturmuyor.

-Anadolu ozanlarının sizdeki yeri nedir?

Neşet Ertaş’ın sesi bana kırılmadan hüzün taşımayı öğretti. Mahzuni’de vicdanın sazla konuştuğunu hissettim. Âşık Veysel’de ise insanın toprağa rağmen umudu koruyabildiğini… Ben Anadolu’yu yalnız folklor olarak görmüyorum. Anadolu aynı zamanda büyük bir insanlık hafızasıdır.

-Bir Anadolu ozanı ile Erich Fromm aynı masada buluşabilir mi gerçekten?

Ben zaten hayatım boyunca o masada oturduğumu hissettim. Bir tarafta Erich Fromm vardı:

Sevgi, özgürlük, vicdan ve insanın yabancılaşması üzerine düşünen büyük bir filozof… Diğer tarafta Pir Sultan, Mahzuni, Aşık Veysel vardı: İnsanın acısını, adalet arayışını ve sevgisini sazla anlatan Anadolu bilgeleri… Aslında farklı diller konuşuyorlardı ama aynı insanı anlatıyorlardı. Fromm “Sevgi bir sorumluluktur” diyordu. Anadolu ozanı ise “Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz” diyordu. Bence hakikat bazen akademik bir kitapta, bazen bir türküde karşımıza çıkar. Çünkü insanın özü değişmiyor. Acısı, korkusu, adalet arayışı ve sevgi ihtiyacı binlerce yıldır aynı. Benim için şiir de, hekimlik de biraz bu köprüyü kurma çabası oldu.

-Göç duygusu şiirinizi nasıl etkiledi?

Göç yalnız coğrafi bir şey değil. Bazen insan kendi çağında da gurbet hissedebiliyor.
Ben bunu çok erken yaşlarda hissettim. Almanya’da büyürken insanın hem ait olup hem de uzak hissedebileceğini gördüm. Belki şiirimdeki iç arayış biraz da buradan doğdu.

-Bugün siz kendinizi hâlâ biraz “gurbet”te hissediyor musunuz?

Evet… Sanırım insan bazı duyguları tamamen geride bırakamıyor. Çocuk yaşta Almanya’ya gitmiş bir işçi ailesinin çocuğu olarak büyüdüm. İki kültür arasında yaşamak bazen insana büyük bir zenginlik katıyor ama aynı zamanda ince bir yalnızlık da bırakıyor.

Bir yanınız hep geldiğiniz toprağı özlüyor, diğer yanınız ise öğrendiğiniz dünyaya ait hissediyor.

Ama yıllar içinde şunu anladım: Gurbet yalnız coğrafi bir mesele değil. İnsan bazen kendi çağında da gurbet yaşayabiliyor. Özellikle vicdanın, derinliğin ve yavaşlığın azaldığı zamanlarda… Belki de bu yüzden Anadolu türküleri bana hâlâ çok tanıdık geliyor. Çünkü insan bazen en çok kendi içindeki memlekete dönmek istiyor.

-Şiir bugün neden yeniden önemli?

Çünkü modern insan bilgi içinde yaşıyor ama anlam açlığı çekiyor. Şiir insana yeniden yavaşlamayı hatırlatıyor.
İç sesini duymayı… Bazen tek bir dize insanın yıllardır söyleyemediği bir duyguyu açığa çıkarabiliyor. Şiirin gücü biraz da burada.

-Bu yüzden mi şiir? Çünkü düzyazının anlatamadığını şiir söylüyor?

Kesinlikle öyle düşünüyorum. Bazı duygular vardır; onları açıklayabilirsiniz ama anlatamazsınız. Şiir tam da burada devreye giriyor. Çünkü şiir yalnız akla değil, insanın bilinçaltına, sezgilerine ve duygusal hafızasına dokunuyor.

Bir bilim insanı olarak yıllarca makaleler yazdım, kongrelerde konuştum, akademik metinler ürettim. Ama insan ruhunun bazı katmanları var ki onları yalnız bilimsel dil taşımıyor. Şiir bazen tek bir cümleyle insanın yıllardır susturduğu bir duyguyu uyandırabiliyor.

Bu nedenle benim için şiir bir edebiyat türünden çok, insan ruhuna açılan başka bir kapı oldu. Belki “Vefa Eşiği”nin özü de burada: Bilginin anlatamadığı yerde şiirin devreye girmesi…

-Bundan sonraki edebî yolculuğunuz nasıl ilerleyecek?

Uzun yıllardır içimde biriken başka anlatılar da var. Mitoloji, göç, insan bedeni, hafıza, bilinç, Anadolu’nun sözlü kültürü…
Bunların hepsi yeni metinlerde daha görünür olmaya başlayacak. Çünkü insan yaş aldıkça şunu anlıyor: Bazı şeyler yalnız anlatılmaz…
İçinden geçilir.

-Peki, okur “Vefa Eşiği”ni bitirdiğinde ne hissetsin istersiniz?

Şunu… Hayatında kendisine değer katmış insanları yeniden hatırlasın isterim. Belki eski bir öğretmenini… Belki annesini… Belki uzun zamandır aramadığı bir dostunu… Çünkü insan teşekkür etmeyi kaybettiğinde içsel olarak yoksullaşıyor. Eğer bu kitap bir insanın içindeki vicdan kapısını biraz aralayabiliyorsa, benim için en büyük ödül budur.

-Bugün teşekkür etmeyi unutan bir dünyada yaşıyoruz. Siz hâlâ vefaya inanıyor musunuz?

Evet, bütün kırgınlıklara rağmen hâlâ inanıyorum. Çünkü vefa yalnız bir nezaket meselesi değil; insanın hafızasını ve karakterini koruma biçimidir. Bugün çok hızlı tüketen bir çağdayız. İnsanlar ilişkileri, dostlukları, emeği hatta hatıraları bile çok hızlı unutabiliyor. Oysa insanı insan yapan şey biraz da geçmişine nasıl baktığıdır. Ben hayatım boyunca bana bir cümleyle, bir dokunuşla, bir destekle katkı sunmuş insanları unutmamaya çalıştım. Çünkü insan kendi yolunu tek başına açmıyor.

“Vefa Eşiği” aslında biraz bunun kitabı: Bir teşekkür kitabı… Bir hafıza kitabı… Ve insanın kendisini var eden insanlara karşı sessiz bir selamı… Bence vefa kaybolursa insan yalnızlaşır. Hafızasını kaybeden toplumlar nasıl yönünü şaşırıyorsa, vefasını kaybeden insan da içsel yönünü kaybetmeye başlıyor.

 

Google+ WhatsApp