‘EŞİK’ SEYİRCİYİ NEYE MARUZ BIRAKIYOR?
Gerçek ile oyun, hatırlamak ile unutmak arasında sıkışan bireyin sarsıcı varoluş hikâyesi: "Eşik". Dijital dünyanın hızını sahneye taşıyan oyun, kara komedi öğeleriyle seyirciyi kendi eşiğinde bir yüzleşmeye davet ediyor.
Serpil Boydak
Günümüz dünyasında, telefonda parmağımızı kaydırarak maruz kaldığımız o sonsuz görüntü akışı, bu kez sahnede ete kemiğe bürünüyor. Standarts Yapım prodüksiyonuyla sahneye taşınan “Eşik”, seyirciyi o rahat izleyici koltuğundan çıkarıp, hayatla ve kendisiyle yüz yüze getiriyor.
Oyunu izlerken kendimi sürekli şu soruyu sorarken buldum: “Asıl hikâye ne zaman başlayacak?” Her çarpıcı bölümün ardından “Şimdi başlıyor galiba” dedim. Hatta “65 dakikada nasıl bitecek bu?” diye düşünürken, aslında çoktan oyunun kurduğu tuzağın içine düştüğümü fark ettim. Çünkü “Eşik”, bizi tam da o bekleyişin ortasında bırakıyor. Ve gerçekten söyledikleri sürede bitiyor oyun. Biz ise öylece kalıyoruz.
Sertaç Sayın’ın yazdığı, Ozan Ömer Akgül’ün yönettiği bu dünyada; Lütfi Can Bulut ve Mehmet Küçükgünaydın, insanın ne zaman kendi hikâyesine sahip çıktığını, ne zaman başkalarının hayatına sadece bir izleyici olarak maruz kaldığını sorgulatıyor. Bu kafa karıştırıcı ama büyüleyici süreci, oyuna nasıl hazırlandıklarını, oyunun metninin nasıl yazıldığını ve sahnede yaşadıklarını oyuncularıyla konuştum. Sohbetimiz sırasında, sahnedeki sert başkaldırının arkasında aslında ne kadar disiplinli ve köklere bağlı iki sanatçı olduğunu görmek etkileyiciydi; bu röportajı benim için özel kılan ise, o yüksek temponun ardındaki samimiyeti keşfetmek oldu.
Oyuna başlarken, yönetmeninizin size "Seyirciyi 65 dakika oyalayın," dediğini söylüyorsunuz. Bu gerçekten bir oyalama mı, yoksa bir hazırlık mı?
Lütfi Can Bulut: Seyirci tiyatroya bir hikâye bekleyerek geliyor. Ama “Eşik”te klasik anlamda bir hikâye yok; iki karakterin yaşadığı bir süreç var ve bunu doğrudan anlatmıyoruz.
Günümüze baktığımızda, bu iki kişinin bağlam olarak birbirinden ne kadar kopuk olduğunu ve duygularının ne kadar ani değiştiğini görüyoruz. Bugün sosyal medyada bir kedi videosundan savaşa geçiyoruz. Oyun da bu akışı sahneye taşıyor. Seyirci “Ne izliyorum?” diye sorsun istiyoruz.

Tabii, oyun boyunca sürekli sorguladık zaten; "Biz şu an ne izliyoruz?" diye
Lütfi Can Bulut: Aslında baştan söylüyoruz: “Sizi oyalayacağız.” Amacımız, Instagram’dan ya da Facebook’tan ve savaştan yani sizi dış dünyanın gürültüsünden kısa bir süre koparmak. Postmodern bir yapı içinde imgeler sunuyoruz. Yaptığımız şey tam olarak bu. Yönetmenimiz Ozan Ömer’in çalışmaları da tamamen imgesel tiyatro üzerine kurulu. Temelde yaptığımız şey tam olarak bu.
İmgesel tiyatroyu biraz daha açabilir misiniz?
Mehmet Küçükgünaydın: Bu oyunda bir şey denemek istedik. Provalarda metin sürekli değişti. Başta daha klasikti, sonra parçalandı. Doğaçlamalar yaptık, kayıtlar alındı, metin yeniden kuruldu. Buradaki temel motivasyonumuzu provaların başında, süreç içerisinde bulduk. Yani; "Oyunda ne anlatmak istiyoruz, ne yapmak istiyoruz?" sorularına yanıt aradık.
Biz yeni kurulan bir ekibiz. Daha modern ve tiyatro camiası içinde ses getirebilecek yeni bir oyun hazırlamak istedik. Asıl meselemizi de süreç içinde bulduk: bugünün dünyasındaki o sıkışmışlık hissi.
Yönetmenimiz bizi bir odaya kapattı, konu verdi. Biz de kendimizden, geçmişimizden, travmalarımızdan konuştuk. Oradan bir dünya çıktı. Sonuçta şu fikre ulaştık: Seyirci bir “reels” videosu kaydırıyor gibi hissedecek. Bir anda savaşa, göçe, TEDx konuşmasına geçiyoruz. Parçalı ama tek bir temaya hizmet eden bir yapı kurduk. Bir de işin içine “challenge” (meydan okuma) ekledik: Bu performansı belli bir sürede yapacağımızı en baştan seyirciye ilan ediyoruz.
Kurduğunuz saat yüzünden hem siz hem biz izleyiciler sürekli süre takibi yaptık
Lütfi Can Bulut: Çünkü artık her şey ölçülüyor. Telefonlar bile haftalık rapor veriyor. Biz de bu mekanikleşmeyi sahneye taşıyoruz. Aynı zamanda şunu söylüyoruz: artık her şey çok bireysel. Bir oluşum kitleye dönüştüğü anda, iktidar ya da başka güç odakları tarafından hemen "Hop, burada bir kalabalık var" denilerek müdahale edilen bir noktaya evriliyor iş. Seyirci de sürekli “Ne kadar kaldı?” diye düşünüyor. Bu da oyunun bir parçası. Günümüzde obsesyon (takıntı) çok yaygın, biz de bunu kullanıyoruz.
Eskiden toplum olarak bu konuda çok dikkatliydik ama şimdi bakıyorum da sinemada ve tiyatroda bile sürekli telefonlar açılıyor, mutlaka ekrana bir bakılıyor
Lütfi Can Bulut: Oyunun başında o kuralları saymamızın sebebi tamamen benim kişisel obsesyonumla alakalı. Ben ayda neredeyse 20-23 gün sahneye çıkıyorum ve bu süreçte çok fazla olayla karşılaşıyorum. Süreç içinde bana, "O zaman seyirciye ne söylemek istersin?" diye sordular. Ben de "Guluk guluk su içmesinler" dedim.
“Aslında biz bir ortaoyunu yapmayı düşünüyorduk”
Peki, bu proje size ilk geldiğinde ne hissettiniz?
Mehmet Küçükgünaydın: Bu soruyu aslında süreç içerisinde kendimize sorduk, proje ilk geldiğinde değil. Başlangıçta çok daha geleneksel bir iş, bir ortaoyunu yapmayı düşünüyorduk. Çünkü günümüzde artık pek ortaoyunu yapılmıyor. Biz, klasik bir ortaoyunu metnini modern bir formda sergileyebilir miyiz diye düşündük. Benim tezim de zaten Geleneksel Türk Tiyatrosu üzerineydi.
Örneğin İtalya’ya gittiğinizde mutlaka bir Commedia dell’Arte izlersiniz; birçok ülkede o yerel oyunları görme şansınız olur. Ancak Türkiye’ye geldiğinizde, geleneksel Türk tiyatrosu izleyebileceğiniz pek bir yer yok. Biz de başlangıçta böyle bir niyetle yola çıkmak istedik. Ama sonra Sertaç’ın metni geldi. Beğendik. Süreç içinde o metin de tamamen değişti.
Lütfi Can Bulut: İlk başta heyecanlıydım ama süreç ilerledikçe karamsarlık yaşadım. Metin değişmeye başlayınca ben büyük bir karamsarlığa kapıldım. Çünkü ortada büyük bir belirsizlik vardı ve sürekli kendime "Biz ne yapıyoruz?" diye soruyordum.
“Devised” (tasarlanan tiyatro) bir işte nereye gideceğiniz belli olmuyor. Üstelik prova için 3,5 ay çok kısa bir süre. En az 6 ay olmalıydı. Prova döneminde yaşadığım o karamsarlık da biraz bu zaman darlığından kaynaklanıyordu. Ancak süreç ilerledikçe ve taşlar yerine oturdukça, biz de rahatladık.

Oyunda neden karakterlerinizin ismi yok?
Mehmet Küçükgünaydın: Çünkü kim olduğumuzu ve nerede olduğumuzu biz de bilmiyoruz. Tek bildiğimiz orada olduğumuz ve oradan çıkamadığımız. Sadece orada sıkışmış iki insanız. Tüm oyunu bu sıkışmışlık motivasyonuyla oynuyoruz. İlk metinden geriye sadece “çıkamama” duygusu kaldı. O ilk metinde karakterler "Civciv" ve "Ejderha" idi. Bulundukları yer bir korku tüneliydi ve oradan çıkmanın yöntemlerini arıyorlardı. "O" karakteri, insanları korkutursak çıkabileceğimize; "Ben" karakteri ise geçmişimizi hatırlarsak özgürleşebileceğimize inanıyordu.
Lütfi Can Bulut: Günümüzde "sistemin çarkı olmak" diye bir gerçeklik var. Sistem içinde kim olduğunuz önemsizleşiyor. Önemli olan işleviniz. Zaten metinde de buna dair bir cümlemiz var: "Kim olduğum değil, nasıl bir insan olduğum önemli." O yüzden “Ben” ve “O”yuz.
Sahnenizde iki de mikrofonunuz var. Bazı şeyleri söylerken, herhalde altını çizmek istediğiniz için özellikle mikrofonu kullanıyorsunuz. Mikrofonun oradaki temel amacı nedir?
Mehmet Küçükgünaydın: Orada teknik bir tercih söz konusu, tespitiniz çok doğru. Sahneleri oynarken, özellikle bazı noktaların altını çizmek ve seyircinin dikkatini oraya odaklamak için mikrofonu teknik bir araç olarak kullanıyoruz. Bu durum aslında oyuncuların o anki motivasyonundan ziyade, yönetmenimizin aldığı estetik bir karar.
Lütfi Can Bulut: Neden belirli yerlerde mikrofon kullandığımızı Ozan ile konuştuğumuzda şunu söylemişti: Kendi içimizde konuştuğumuz anları da seyirciye açıyoruz ancak mikrofonla konuştuğumuz kısımlar çok daha genel ve günümüze dair meseleler.
Yani Mehmet’in TEDx tadındaki konuşması, benim flört ilişkilerinin günümüzde nasıl boyut değiştirdiğine dair anlattıklarım... Bunların hepsi aslında dış dünyaya açıldığımız yerler. Bunları Instagram’da paylaşılan bir fotoğraf ya da bir "reels" videosu gibi düşünebilirsiniz. Buna karşın mikrofon kullanmadan, kendi içimizde konuştuğumuz şeyler tamamıyla bize; "Ben" ve "O" karakterine ait olan, daha mahrem alanlar.
"Seyircinin susmak zorunda kaldığı her şeyi sahnede ben üstleniyorum"
Can Bey, oyunda siz de sahnede soyunuyorsunuz. Seyirciler bu durumu nasıl karşılıyor?
Lütfi Can Bulut: Seyirciler arasında "Oha, bir anda soyundu," gibi şaşkınlık ifadeleri duyulabiliyoruz. Daha önce hiçbir oyunumda soyunmamıştım. Aslında tam olarak soyunmuyorum da, finalde boxerımla kalıyorum. İnsanların buna bile bu kadar şaşırması bana biraz garip geliyor.
Tabii oradaki temel motivasyonumuz, sadece Mehmet'in giyinmesine karşılık benim soyunmam gibi sığ bir yerden gelmiyor. Orada ciddi bir başkaldırı var. Seyircinin baskılandığı için yapamadığı, susmak ve durmak zorunda kaldığı her şeyi aslında ben orada üstleniyorum.
Mehmet bey, siz o kadar çok şeyi üst üste giydikten sonra fiziksel olarak ne hissediyorsunuz?
Mehmet Küçükgünaydın: Sıcaklık… En yoğun hissettiğim şey bu. Hele hava sıcaksa oyun sonrası gerçekten bunalmış oluyorum. Ancak fiziksel zorluğuna rağmen, oyunda en sevdiğim yerlerden birisi de orası. Seyircideki o dönüşümü görmeyi çok seviyorum. Önce yerde o eşyalarla bir toplu mezar oluşturma hikâyesi var. Çocuk ölümüyle biten, çok dramatik bir an. Ardından hiçbir şey olmamış gibi, o eşyaları üzerine giyen bir karakter çıkıyor ortaya. Biz ismen tanımlamıyoruz ama belki de okyanus ötesinden gelip insan parçalarını diken bir savaş doktoru ya da Ortadoğu'daki bir cerrah bu...
Az önce yerlere ceset gibi serilen o giysilerin, şimdi bir rutin iş hayatı anlatısı içinde üzerime giydirilmesinin seyircide yarattığı o "dumur" etkisini çok seviyorum. Bu zıtlığın seyircide uyandırdığı o karmaşık duygu benim çok hoşuma gidiyor.
Oyununuzu birine tek bir cümleyle anlatmanız gerekse ne derdiniz? Kısaca nasıl tanımlarsınız?
Lütfi Can Bulut: Ben şunu söylerdim: hem kendilerine hem de hayata dair en mahrem meseleleri konuşurken, aslında tüm dünyanın meselelerine dokundukları derin bir sohbet.
Mehmet Küçükgünaydın: Ben de seyircimize şunu söylemek isterim: Eğer dış dünyadan kendinizi 65 dakika boyunca tamamen koparmak istiyorsanız, “Eşik”i mutlaka izleyin.
Sizler de geleneksel tiyatro geçmişinden geliyorsunuz. Bu proje sizin için de bir "eşik" oldu mu?
Mehmet Küçükgünaydın: Ben bugüne kadar daha çok sokak tiyatrosu, geleneksel işler ve kabare yaptım. Bu oyun ise benim için ilk kez bu kadar avangart ve absürt bir yapıydı. Can da en başından bunun benim için bir “eşik” olacağını söyleyip beni motive etti.
Lütfi Can Bulut: Gerçekten öyle oldu. Prova sürecinin sonunda Mehmet bambaşka bir noktaya geldi. Kendi oyunculuğundaki kalıpları kırdı ve o eşiği geçti.
Bir Ustanın Tedrisatından Geçmek: Rutkay Aziz ile Çalışmak
Her ikiniz de Rutkay Azizle çalışmışsınız. Rutkay Bey ile çalışmak nasıl bir deneyimdi?
Lütfi Can Bulut: Ben Rutkay Bey ile iki projede çalıştım. Açıkçası onunla çok kolay çalıştığımı düşünüyorum. İkimiz de Ankara ekolünden geldiğimiz için aynı disipline sahibiz, bu yüzden çalışmak çok kolaydı. İstanbul’da en çok zorlandığım şey disiplinsizlik olduğu için onunla çalışmak ayrıca çok öğretici ve keyifliydi. Umarım bir gün yollarımız yine bir projede kesişir.
Mehmet Küçükgünaydın: Rutkay Hoca ile çalışmak benim için çok özel bir süreçti. İstanbul’a taşındığımı duyduğunda beni bizzat aradı ve "Seni bir oyunda düşünüyorum" dedi. Ben teklifin devamını bile beklemeden, "Hocam tamam, kabul ediyorum" dedim.
Rutkay Hoca ile çalışmak başlı başına bir ders niteliğinde. Zaten kendisi okulda oyunculuk derslerime de giriyordu, yani gerçekten hocamdır. Onunla sadece sahnede olmak değil, sohbet etmek bile öğretici... Almanya’da Brecht tiyatrosuna gidişini, Berlin Ensemble’daki deneyimlerini veya "Gestus" üzerine anlattıkları bile oyunculuk bakışınızı değiştiriyor. Disiplin konusunda da bizi çok net şekilde yönlendirdi. Kişilik olarak çok sevdiğim, sanatçı olarak çok saygı duyduğum biri olduğu için kendimi çok şanslı hissediyorum.
Bundan sonra da bu tarz absürt oyunlara mı devam edeceksiniz, yoksa aklınızda o geleneksel tiyatro kökenlerine dönmek var mı?
Mehmet Küçükgünaydın: Asıl hedefimiz, farklı türlerde eserler üretebileceğimiz bir "repertuvar tiyatrosu" haline gelmek. En büyük hedeflerimizden biri de inşallah kendi mekanımıza, kendi sahnemize kavuşmak. Hem kendi metinlerimizi hem de yeni nesil uyarlamaları sahnelemek istiyoruz.
Geleneksel tiyatroya da dönmek istiyoruz. Özellikle orta oyunu yapmak gibi bir hedefimiz var çünkü İstanbul’da bunun düzenli bir örneği neredeyse kalmadı. Seyircinin her ay izleyebileceği sürdürülebilir bir yapı kurmayı önemsiyoruz.
Lütfi Can Bulut: Bence de olmalı ama orta oyunu çok hafife alınıyor. Oysa gerçekten zor ve disiplin isteyen bir tür. Eğer yapılacaksa hakkıyla yapılmalı. Aksi halde yüzeysel ve zayıf bir şeye dönüşebilir. Geleneksel tiyatro aslında çok daha politik ve güncel bir zemine dayanıyor.
Yolunuz açık olsun, kolay gelsin. İnşallah sizi bol bol sahnelerde izleriz.
Mehmet Küçükgünaydın & Lütfi Can Bulut: Teşekkür ederiz. Sağ olun. Herkesi oyunumuza bekleriz. Buyursun gelsinler…
'Eşik', 10 Mayıs'ta Tatavla Sahne'de seyirciyle buluşuyor.


