"ŞEHRİ BİZ ÖĞRENMİYORUZ, TELEFONUMUZ ÖĞRENİYOR"
Edirne Bienali’nde sergilenen "Zaman ve Şehre Dair" serisiyle kentsel hafızanın dijital erozyonunu masaya yatıran sanatçı Vikki Bardot, yapay zekâ estetiğiyle ürettiği puslu İstanbul imgeleri üzerinden modern insanın mekânla kurduğu yabancılaşmayı anlatıyor.
Dijital üretimlerinin arkasında aslında 20 yıllık sağlam bir sinema geçmişi olan Vikki Bardot, nam-ı diğer Gizem Avcıoğlu, resim, müzik ve sinemadan gelen çok yönlülüğünü bu kez kentsel hafıza üzerindeki çalışmalarında kullanıyor. Dünyanın dört bir yanında sergilenen işleriyle yapay zekâ sanatının öncülerinden olan Fırat Arapoğlu’nun küratörlüğünü üstlendiği bienal seçkisinde aşınma ve zamanın tortuları üzerinden yeni bir görsel dil deniyor. Biz de kendisiyle yapay zekânın "yanlış hatırlama" estetiğini, navigasyonların şehirle ilişkimizi nasıl değiştirdiğini ve tamamlamak üzere olduğu ilk kurmaca uzun metraj filmi "Uyuyan Kadın"ı konuştuk.
İstanbul’daki sergilemenin ardından projeniz Edirne Bienali ile yolculuğuna devam ediyor ve seriden seçilen özel bir seçki şu an bienal izleyicisiyle buluşuyor. “Zaman ve Şehre Dair” serisinin arkasındaki o ilk itici duygu neydi?
Yıllardır farklı çalışmalarımda zamanın bıraktığı izler üzerine çalışıyorum. Bunu yaparken de klasik araçların ve temsillerin dışına çıkarak post-fotografik bir yaklaşım kuruyorum. New York’ta sergilenen bir önceki serim Formless’ta, biçimi temsilin taşıyıcısı olmaktan çıkarıp çözülmeye açık bir yüzey olarak ele almıştım. Bu seri de görsel arayışlarımda bu hattın devamına oturuyor.
Beni yola çıkaran duygu ise günümüz insanının zamanla ve çevresiyle kurduğu ilişkinin bozulması. Artık ne şimdiye tam olarak sahip olabiliyoruz ne de geçmişle sağlıklı bir bağ kurabiliyoruz. Şehir, bu durumu en görünür kılan alanlardan biri. Çünkü çok hızlı dönüşüyor. Kısa bir süre önceye ait olan bile hızla geçmişe kayıyor.

Yaptığınız İstanbul fotoğrafları oldukça puslu ve sanki siliniyormuş gibi duruyor. Oysa çoğumuzun zihnindeki İstanbul canlı, gürültülü ve son derece somut bir şehir. Siz neden İstanbul’u böyle aşınmış ve yanlış hatırlanmış bir anı gibi göstermeyi seçtiniz?
Günümüz insanının şehirle ilişkisi artık klasik temsillere sığmıyor. Şehrin bütünlüklü yapısını, kültürünü ve ruhunu zihnimizde tutmakta zorlanıyoruz. Şehirle kurduğumuz ilişki giderek parçalanıyor. Aslında silinen İstanbul’un kendisi değil, zihnimizdeki hali. Araya bir pus ve mesafe giriyor.
Artık çoğu zaman şehri biz öğrenmiyoruz, telefonumuz öğreniyor. Navigasyonlar, haritalar ve algoritmalar şehirle kurduğumuz ilişkiyi dönüştürüyor. Şehrin bazı parçalarını bizden daha iyi bilen sistemler var. Kaybolmak, bir adresi sora sora bulmak gibi deneyimler giderek hayatımızdan çıkıyor.
Bir yandan da şehir çok hızlı değişiyor. Ama bu geçmiş nostalji üretmiyor. Çünkü nostaljinin oluşması için gereken zaman yok. Anne babalarımız şehrin 20–30 yılda değiştiğini anlatırdı. Biz ise 3–5 yıl önceki halini bile bulmakta zorlanıyoruz. Uzun yıllar yaşadığım Moda’da, sadece 10 yıl önce oturduğum apartmanın yerinde başka bir bina var. Gittiğim sahafların ve sinemaların yerini kahve zincirleri aldı. Bu sadece İstanbul’a özgü bir durum da değil. Küresel ölçekte şehirlerin dokusu hızla değişiyor, yerel olan giderek siliniyor. Üstelik tüm bu değişiklikleri gittiğimiz mekanlarda kafalarımızı telefondan kaldırmaya fırsat bulursak fark ediyoruz.
Peki şehirle kurduğumuz bu ilişki değişimi sanatsal temsillere yansıdı mı? Henüz çok değil. Sanatta hâlâ çoğunlukla pırıl pırıl ve sabit şehir manzaraları görüyoruz. Oysa modern yaşamın deneyimi çok daha farklı. Telefonlarımızda dönüp bakmadığımız binlerce fotoğraf biriktiriyoruz. Deneyimlemek yerine o kadar çok fotoğraf çekiyoruz ki, bu durum bile sembolik bir aşınmaya dönüşüyor. Ben de bu yabancılaşmayı anlatacak yeni bir görsel dil denedim. Hem geçmişin hem şimdinin bozulduğu bir form ile şehirlere bakmak istedim. Bu yüzden eserlerimde analog ve dijital yıpranmaları bir araya getiren bir yüzey kurdum. Amacım şehirle aramıza biraz mesafe koymaktı. Silikleşen görüntüler ve aslında hiç var olmamış anılar üzerinden, şehirden ziyade zamanın akışını ve bıraktığı izleri anlatmak istedim. Yapay zekânın ürettiği sentetik görüntü estetiği de tam bu nedenle anlatmak istediğim duyguya en uygun araç oldu.
Edirne Bienali seçkinizde “Zaman ve Şehre Dair” serisinden üç çalışma sergileniyor. İstanbul gibi bir megakentin ardından, Edirne gibi tarihi bir sınır şehrinde bu eserlerin sergilenmesi nasıl bir duygu?
Edirne, geçmişin hâlâ görünür olduğu şehirlerden biri. Tarihin katmanları burada gündelik yaşamın içinde varlığını sürdürüyor. Ama bir yandan da Edirne gibi güçlü bir tarihsel hafızaya sahip şehirlerde bile, hız çağının yarattığı aynı kopuşu hissedebiliyoruz.
“Zaman ve Şehre Dair” biraz da bu kopuş hissi üzerine düşünmeye çalışan bir seri. Bildiğiniz gibi Didem Çapa'nın koordinatörlüğündeki bienalin bu yılki teması “köprüler” Coşar Kulaksız'ın desteğiyle, Fırat Arapoğlu'nun küratörlüğünde, serinin köprü üzerinden birbirini tamamlayan çalışmaları burada sergileniyor.
Günümüz insanının kaybettiği şey, anlamlı ve bütünsel bir bağ kurmak. Silikleşen köprüler bu bağlamda giderek zayıflayan bağ kurma kapasitemizin bir metaforuna dönüşüyor. Bu çalışmaların Ekmekçizade Ahmet Paşa Kervansarayı gibi tarihi bir mekânda sergilenmesi de bu okuma katmanını güçlendiriyor.

“Yapay zekâ bir şey anlatmıyor, ben anlatıyorum”
“Yapay zekâ hatırlamaz, var olmayan anların imgelerini üretir” diyorsunuz. Peki o zaman işlerinizde gördüğümüz şey ne? Hayal mi, simülasyon mu, yoksa yeni bir gerçeklik mi? Duygusu olmayan bir teknolojiyle İstanbul gibi duygusal bir şehri anlatmak bir tezatlık yaratmıyor mu?
Hiçbirisi. Ne hayal ne simülasyon ne de gerçeklik. Gerçek gibi ama değil, geçmiş gibi ama değil. Bir anı gibi ama değil. Çok yakın ama çok uzak. Bu imgeler, zaman ve şehir deneyimindeki kırılmayı görünür kılmaya çalışan sanatsal bir ifade. Kentin zaman, aşınma, bellek ve algı içindeki istikrarsızlığına odaklanan görsel bir çalışma olarak düşünebiliriz.
Aslında bu konularda genel bir kafa karışıklığı var; yapay zekâ kendi başına bir şey anlatmıyor, hikâyeyi ben anlatıyorum. Yapay zekâ da fırça, kamera ya da Photoshop gibi sadece bir araç. Elbette tüm teknolojiler gibi onun da duygusu yok; duygu araçta değil, sanatçıda ve eseri deneyimleyen insandadır
Eskiden fotoğraf bir anı yakalamaktı. Sizin işlerinizde fiziksel çekim yok, yapay zekâyla üretilmiş görüntüler var. Bu yeni görüntülere neden hala fotoğraf diyoruz?
Fotoğraf demek zorunda değiliz. Fotografik görüntü diyebiliriz ya da post-fotoğraf geleneğine ait olarak değerlendirebiliriz. Ancak tanımlara ve etiketlere fazla takılmak çok anlamlı değil. Fotoğrafın “anı yakalama”ya dayanan geleneksel tanımı uzun süredir geride kaldı. Sahnelenerek üretilen fotoğraflardan dijital olarak manipüle edilen görüntülere kadar pek çok akım ve sanatçı, fotoğrafın sınırlarını zaten genişletti.
Dijital dönemle birlikte görüntü, kaydedilen bir şeyden daha çok inşa edilen bir kompozisyon olarak düşünülmeye başlandı. Bu süreçte post-fotoğraf pratiğinin hem önemi hem de kapsamı arttı.
Fotoğraf da sinema da aslında oldukça genç sanatlar. Resim sanatının yüzyıllar boyunca sürekli yeniden tanımlandığını görüyoruz. Bu da fotoğrafın ve sinemanın da benzer şekilde dönüşmeye ve esnemeye devam edeceğini gösterir.
Siz sinemadan ve müzikten gelen, bu alanlarda eğitim almış birisiniz. Üretiminizde yapay zekâya yönelmenizin özel bir sebebi var mı?
Sanatsal ifadede yenilikçi görsel bir dil aramak ve bunu kendi referanslarımı kullanarak yapmak için yapay zekâ araçları biçilmiş kaftandı. Örneği bu seride yıllarca araştırmaya ve görsel deneylere dayanan bir süreç yönettim. Sahaflardan eski İstanbul fotoğrafları topladım. Bir yandan da uzun süredir aşınma, yıpranma ve materyal deformasyonu üzerine işler üretiyorum. Bu iki görsel hattı bir araya getirerek yapay zekâ araçlarını kendi estetik anlayışıma göre kişiselleştirdim. Ortaya çıkan görüntüler hazır bir modelin rastgele ürettiği otomasyon imgeler değil. Kendi arşivim, kendi görsel araştırmam ve uzun süredir çalıştığım deformasyon estetiği üzerinden kurulmuş bir sürecin ürünleri.
Sinema alanı dahil yaptığım pek çok çalışmada da benzer bir yaklaşım var. Farklı disiplinleri, estetik gelenekleri ve referansları bir araya getirerek yeni ifade biçimleri arıyorum.
Bir Auteur Aracı Olarak Yapay Zekâ ve "Uyuyan Kadın"
SİYAD Ödülleri’nde adaylık kazanan son kısa filminizin ardından, ilk uzun metrajlı filminiz “Uyuyan Kadın”da da görüntüden müziğe, hatta kendi ses klonunuza kadar yapay zekâ kullandınız. Bu teknoloji bir yönetmen olarak size nasıl bir yaratıcılık alanı açtı? En önemlisi, izleyiciyi alışılmışın dışında nasıl bir sinema bekliyor?
En büyük yaratıcılık alanı, A’dan Z’ye her şeye hâkim olabilmemi sağlayan, auteur sinemasını andıran bir kontrol imkânı sunması. Yaratıcı vizyonumu ortaya koymam için daha özgür bir zemin açıyor. Sanatsal ifademin önüne geçebilecek fon, finansman, prodüktör ve piyasa dinamiklerini büyük ölçüde sürecin dışında bırakabiliyorum.
Yapay zekâ araçları otomasyon gibi algılanıyor ama bağımsız bir sanatçının elinde bu araçlar tam tersi bir alan açıyor. Bu proje için 2024 yazından bu yana aralıksız yürüttüğüm bir görsel üretim süreci var. Filmin rüya, anı ve gerçek arasında gidip gelen uçucu sinematografisi için sayısız deneme yaptım. Kurgu, 50.000’den fazla plan içeren bir görüntü havuzu içinden yapıldı.

Filmin temelinde yaklaşık iki yıla yayılan, roman titizliğinde yazılmış bir senaryo var. İçinde onlarca yazara ve yönetmene doğrudan referanslar taşıyan, yer yer yarı otobiyografik bir metin. Bu hikâyeyi daha önce “Gerçek Ötesi” (Post Truth) filminde olduğu gibi eşim Alkan Avcıoğlu ile birlikte geliştirdik. Müzik tarafında ise son derece spesifik bir tınıya ve tarza odaklanan detaylı bir çalışma var. Anlatıcı dış seste kendi sesimin yapay zekâ klonunu kullanıyorum. Bu tercih, insan ile sentetik arasında kalan tuhaf bir alan açıyor ve filmin kavramsal çerçevesiyle örtüşüyor.
İzleyiciyi alışık olduğu sinemadan farklı bekleyen şey, bu araçların kullanımından ziyade bugün büyük ölçüde terk edilmiş olan şiirsel essay filmi estetiğini çağdaş bir anlatı içinde yeniden kurma çabam. Film lineer bir hikâye anlatmıyor; parçalı bir yapı içinde bir durumu ele alıyor ve günümüz toplumundaki yabancılaşmaya alışılmadık bir yerden bakıyor.
Günümüzde yapay zekâ ile film üretimi hızla gelişiyor. Hem sinema sektöründen gelen hem de bu teknolojiyi ilk kullananlardan biri olarak kendinizi bu dönüşümün neresinde görüyorsunuz?
Hızla gelişen şey film üretimi değil, internetteki kısa içerik üretimi aslında. Animasyonlar bir kenara, yapay zekâ araçları ile üretilen uzun metrajlı film sayısı hala yok denecek kadar az. “Gerçek Ötesi”nin dışında pek çok ülkede izleyici karşısına çıkmış, majör festivaller tarafından kabul görmüş bir başka film daha bilmiyorum.
Bu dönüşümde ilginç bir konumdayım, sinema sektöründe yaklaşık 20 yıllık bir tecrübem var. Aynı zamanda yapay zekâ araçlarını ilk çıktıkları günden beri kullanan, bu araçlarla dünyada video seriler üreten ilk sanatçılar arasındayım. Sinema sektöründen gelenler bu araçlara genellikle şüphe ve önyargıyla yaklaşıyor. Teknoloji tarafından gelenler ise araçları kullanıyor ama sinema sanatına uzaklar. Bu ikilik, kısa vadede yapay zekânın sinemada kullanımını yavaşlatıyor. Kısa film ve reklam tarafı bu araçları hızla benimsedi, ancak uzun metrajlı projeler hala çok büyük efor ve zaman gerektirmeye devam ediyor.
Fakat uzun vadede yapay zekâ araçlarının yeni hikâye anlatım biçimlerinin önünü açacağı ve yeni kuşak yaratıcı yönetmenlerin çıkmasına yardımcı olacağı kesin.
Sizce yapay zekâ sanatı nereye gidiyor?
Yapay zekâ sanatı şu ana kadar oldukça fazla bir şekilde kod, algoritma ve otomasyon gibi yaklaşımların hegemonyasındaydı. Ben önümüzdeki dönemde, araçlara erişim kolaylaştıkça, farklı fikirleri sentezleyen ve kavramsal düşünen çalışmaların sayısının artacağına eminim. Yani kodlamanın ve teknolojinin gölgesinden yavaş yavaş sıyrılacağını düşünüyorum.


