BİR ARADA YALNIZ: BİNALAR YÜKSELDİKÇE HAYAT DARALIYOR

BİR ARADA YALNIZ: BİNALAR YÜKSELDİKÇE HAYAT DARALIYOR


Bazı filmler vardır, hikâyesi bittiğinde değil, içinizde açtığı boşlukla kalır. “Bir Arada Yalnız” tam olarak böyle bir yerden konuşuyor.

Ali Vatansever’in son filmi, dünya prömiyerini Tallinn Black Nights Film Festival’nde yaptı ve burada aldığı ödülle uluslararası alanda da dikkat çekti. Bu aslında şaşırtıcı değil. Çünkü Vatansever uzun zamandır Türkiye’de kendi dilini kuran, sessiz ama ısrarcı bir sinema çizgisi inşa ediyor.

“Saf”, İstanbul’da kentsel dönüşümün ortasında sıkışmış bir adamın hikâyesini anlatıyordu. Ana karakter Kamil, bir yandan hayatını sürdürmeye çalışırken bir yandan da dönüşen şehirle birlikte kendi içindeki değişimle yüzleşmek zorunda kalıyordu. Ali Vatansever’in “Saf” ile kurduğu dünya, “Bir Arada Yalnız”da daha da daralıyor. Önce şehrin içinde sıkışan insanı anlatıyordu, şimdi sistemin içinde sıkışanı. Ama değişmeyen bir şey var: O karakterler hâlâ kaçamıyor.

İstanbul Film Festivali’nde izlediğim ve etkisi en uzun süren filmlerden biri oldu. Büyük laflar etmeyen ama insanı tam kalbinden yakalayan bir yerden konuşuyor.

Film, “Bir Arada Yalnız”, sanal gerçeklik gözlüğü takan İzzet’in (Onur Gözeten), yeşil dağlara ve denize bakan ferah bir ev kurduğu bir oyunla açılıyor. Ancak bu huzurlu manzara, onun gerçek hayattaki sıkışmışlığı ve hastalığın gölgesindeki çaresizliğiyle sert bir karşıtlık oluşturuyor.

Gözlüğü çıkardığında ise manzara değişiyor: Hasta yatağı, pencereden bakınca da birbirinin aynısı, iç içe geçmiş dev bloklar… Ufkun yerini duvarlar alıyor. İşte film tam da bu karşıtlıkla başlıyor: Bir yanda kurulabilen bir dünya, diğer yanda kaçınılamayan bir hayat.

Baba (Fatih Al) bir servis şoförü. Anne (Esra Kızıldoğan) ev hanımı. Bildiğimiz hayatlar. Bildiğimiz insanlar. Ama mesele tam da burada başlıyor: Bildiğimiz bir hayatın içinde, bilmediğimiz bir çaresizlikle karşı karşıyayız.

Fatih Al’ın oynadığı baba, içe kapanan, neye tutunacağını bilemeyen bir karakter olarak; inançla korku arasında gidip gelen o kırılgan dengeyi çok sade bir yerden kuruyor. Esra Kızıldoğan’ın oynadığı anne ise umuda tutunma biçimini, modern dünyanın sunduğu “çare”lere sarılışını büyük bir doğallıkla yansıtıyor.

Baba, oğlunu kurtarmak için dini hurafelere sığınıyor; görünmeyene tutunma hâli…

Anne ise başka bir yoldan gidiyor: Instagram’da dolaşan “şifalı” çaylar, otlar, alternatif çözümler. Modern dünyanın pazarlama diliyle kurulmuş yeni bir umut biçimi. İkisi de aynı şeyi istiyor aslında: Çocuğunu hayatta tutmak. Ama ikisi de başka yerlere savruluyor.

Film burada çok sert bir yere basıyor ama bağırmadan: Sağlık sistemi. Rapor günü gelmediği için verilemeyen ilaçlar. Hastanede sürmesi gereken tedavinin yarıda kalması. Kanserin son evresini yaşayan bir gencin eve gönderilmesi.  Bir ailenin yaşamı, bürokrasinin takvimine sıkışıyor. Filmin en can alıcı yeri de tam burası. Hastaneden eve dönmek. Ve o evin içinde sıkışmak. Çünkü dışarı baktığınızda gördüğünüz şey bir kaçış değil yine aynı hayat. Beton. Aynı apartmanlar. Aynı yalnızlık.

İzzet’in söylediği o cümle, filmin omurgası gibi duruyor: “İnsanın son gördüğü manzara bu olmamalı.” Ama oluyor. Fikirtepe gibi dev blokların içinde, yüzlerce hayatın üst üste yığıldığı o yerlerde oluyor. Ve biz çoğu zaman görmüyoruz. Çünkü bakmıyoruz. “Bir Arada Yalnız” tam da bunu hatırlatıyor: İstanbul kalabalık bir şehir. Ama birbirimizi gerçekten görebiliyor muyuz?

İzzet’e hayat veren Onur Gözeten… Daha önce Merhaba Anne, Benim Lou Lou ve Hiçbir Şey Yerinde Değil’de izlediğimiz oyuncu, burada son derece sade, gösterişsiz ama çok derin bir performans kuruyor. Oynamıyor, gerçekten yaşıyor. Bu yüzden de akılda kalıyor; sahne bittiğinde bile hissi devam ediyor.

Gözeten’in en güçlü yanı, duyguyu büyütmemesi. Tam tersine, geri çekerek, azaltarak kuruyor. Ve o boşlukta izleyici kendi duygusunu buluyor. Bu da performansı daha sarsıcı hale getiriyor. Festival jürisinin bu “sessiz oyunculuğu” fark etmesi halinde, Onur Gözeten’in adı ödül listesinde sürpriz olmayacaktır.

Fatih Al ve Esra Kızıldoğan, filmde son derece gerçekçi, neredeyse “oynanmayan” bir oyunculuk sergiliyor. Abartıya kaçmadan, sesi yükseltmeden, tam da olması gerektiği yerde durarak kurdukları performans; karakterlerin yaşadığı çaresizliği izleyiciye doğrudan geçiriyor.

Film boyunca büyük dramatik çıkışlar yok. Ama küçük kırılmalar var. Sessiz anlar var. Ve insan o anlarda yakalanıyor.

Ali Vatansever’in sineması tam da burada duruyor: Bağırmadan anlatmak. Göstererek değil, hissettirerek konuşmak. “Bir Arada Yalnız”, sadece bir ailenin hikâyesi değil. Bu şehirde, aynı binada yaşayıp birbirine hiç değmeyen insanların hikâyesi. Ve film bittikten sonra insanın aklında tek bir soru kalıyor: Gerçekten bir arada mıyız, yoksa sadece yan yana mı?


 

Google+ WhatsApp