ULUSLARARASI GASTRONOMİ FİLM FESTİVALİ KARS YOLCUSU

ULUSLARARASI GASTRONOMİ FİLM FESTİVALİ KARS YOLCUSU

Gastronomi sinemasını sadece tabaktaki yemekle değil; coğrafyanın, iklimin, göçlerin ve insan emeğinin ortak hafızasıyla ele alan Uluslararası Gastronomi Film Festivali, temmuz ayında sınırları aşarak Kars'ta sinemaseverlerle buluşuyor. Festivalin bu heyecan verici yolculuğunu Kurucu Direktör Gülper Ergün ile konuştuk.

Son yıllarda dünya sinemasında rüştünü ispat ederek ayrı bir türe dönüşen gastronomi temalı yapımlar, beyaz perdeyi bir dekor unsuru olmaktan çıkarıp toplumsal belleğin en samimi kapısına dönüştürüyor. İnsanın dünyayla kurduğu köklü ilişkiyi mutfak, coğrafya ve sinema üçgeninde yeniden tartışmaya açan festival, bu yıl temmuz ayında çok katmanlı geçmişiyle büyüleyen Kars edisyonuyla izleyici karşısına çıkmaya hazırlanıyor. "Büyükanneler Restoranı" gibi dikkat çeken yapımlardan üretimin izini süren yerel belgesellere uzanan zengin programı öncesinde, Uluslararası Gastronomi Film Festivali Kurucu Direktörü Gülper Ergün ile bir araya geldik ve sözü; gastronomiyi bir "yaşam bilgisi" olarak ele alan o yeni anlatılara, sinemanın hatırlatan gücüne ve Kars'ın çok katmanlı coğrafyasına bıraktık.

Gastronomi temalı filmler son yıllarda dünya sinemasında ayrı bir tür haline geldi. Sizce yemek, yönetmenler ve senaristler için neden bu kadar güçlü bir anlatı aracına dönüştü?
Yemeğin sinemada bu kadar güçlü bir anlatı aracına dönüşmesini tesadüf olarak görmüyoruz. Yemek, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin en temel ve en samimi biçimlerinden biri. Bir toplumun tarihini, coğrafyasını, inançlarını, göçlerini, kayıplarını ve hayatta kalma yöntemlerini çoğu zaman mutfağında okuyabilirsiniz.

Aslında yemek yalnızca ne yediğimizle ilgili değildir; neyi hatırladığımızla, neyi unuttuğumuzla ve kendimizi nasıl anlattığımızla da ilgilidir. Bu nedenle günümüz sinemasında gastronomi, bir dekor unsurundan çok daha fazlası haline geldi. Yönetmenler için yemek, karakterlerin iç dünyasına, toplumların dönüşümüne ve kültürel belleğe açılan güçlü bir kapı sunuyor.

Bana göre gastronomi filmlerinin yükselişi, modern dünyanın giderek hızlanan ve köksüzleşen yapısına karşı verilen kültürel bir cevap aynı zamanda. İnsanlar artık yalnızca hikâye izlemek istemiyor; o hikâyenin hangi toprakta filizlendiğini, hangi emeğin içinden geçtiğini ve hangi hafızayı taşıdığını da merak ediyor. Yemek tam da bu noktada evrensel bir anlatı dili haline geliyor.

Bu nedenle Uluslararası Gastronomi Film Festivali'ni yalnızca yemek filmlerinin buluştuğu bir alan olarak tanımlamıyoruz. Bizim için mesele, kültürün nasıl aktarıldığını, kimliğin nasıl korunduğunu ve hikâyelerin nasıl yaşatıldığını konuşmak. Temmuz ayında gerçekleştireceğimiz Kars edisyonu da bu yaklaşımın çok özel bir örneği. Kars, farklı medeniyetlerin, üretim geleneklerinin ve yaşam biçimlerinin yüzyıllar boyunca birbirine değdiği bir coğrafya. Bizim için böyle bir kentte gastronomi ve sinemayı bir araya getirmek, aslında bir şehrin hafızasını okumanın başka bir yolunu aramak anlamına geliyor.

Festival programını oluştururken filmleri seçerken hangi kriterleri gözetiyorsunuz? Bir filmi gastronomi filmi yapan şey yalnızca yemek teması mı, yoksa kültürel ve toplumsal katmanları da dikkate alıyor musunuz?
Bir filmi gastronomi filmi yapan şey sadece yemekler değildir. Hatta bazen gastronomi üzerine en güçlü filmlerde yemek neredeyse hiç görünmez. Çünkü gastronomi aslında bir sonuçtur. Asıl hikâye ondan önce başlar. Bir insanın toprağa nasıl baktığında, bir kentin suyla nasıl ilişki kurduğunda, bir toplumun zamanı nasıl algıladığında başlar. Ne yiyeceğimize karar vermeden çok önce, dünyayla nasıl bir ilişki kuracağımıza karar veririz.
Bu nedenle film seçerken kendimize çoğu zaman 'Bu filmde ne yeniyor?' sorusunu değil, 'Bu film yaşamı nasıl tarif ediyor?' sorusunu soruyoruz.

Bazen bir göç hikâyesi, bazen bir iklim meselesi, bazen de kaybolan bir mesleğin hikâyesi gastronomi üzerine bir şef portresinden çok daha fazla şey söyleyebiliyor. Kars da tam bu nedenle ilgimizi çekiyor. Çünkü Kars'a baktığınızda önce mutfağı görmüyorsunuz. Önce coğrafyayı, sert iklimi, sınır fikrini, beklemeyi, dayanıklılığı görüyorsunuz. Sonra bütün bunların sofraya nasıl dönüştüğünü fark ediyorsunuz.

Biz gastronomiyi yemeklerin tarihi olarak değil, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin tarihi olarak görüyoruz. Seçtiğimiz filmler de doğal olarak bunun peşine düşüyor.

Gastronomi filmleri aynı zamanda bir ülkenin hafızasını, geleneklerini ve yaşam biçimini de kayıt altına alıyor. Bu yönüyle festivali bir kültürel arşiv çalışması olarak da değerlendirmek mümkün mü?
Festivali yalnızca bir kültürel arşiv olarak tanımlamak istemem. Çünkü arşiv dediğimiz şey çoğu zaman korunmuş, saklanmış ve yerini bulmuş bilgiye işaret eder. Oysa bizim ilgilendiğimiz şey biraz daha hareketli bir alan.

Bazen bir film, kaybolmakta olan bir geleneği kayıt altına alır. Bazen unutulmuş bir üretim biçimini görünür kılar. Ama bazen de tam tersini yapar; geçmişte bıraktığımızı düşündüğümüz bir soruyu yeniden bugünün masasına getirir. Bu nedenle sinemanın yalnızca belgeleyen değil, hatırlatan bir sanat olduğunu düşünüyorum.

Bir toplum kendini yalnızca anıtlarda ya da resmî tarihte saklamaz. Bazen bir ekmek yapma biçiminde, bazen bir hasat ritüelinde, bazen de kuşaktan kuşağa aktarılan çok sıradan görünen günlük alışkanlıklarda saklar. Bu ayrıntılar çoğu zaman tarih kitaplarına girmez ama insanların yaşamlarında varlığını sürdürür. Uluslararası Gastronomi Film Festivali'nin ilgilendiği alan da biraz burası. Biz yalnızca geçmişi korumaya çalışmıyoruz; geçmişle bugün arasında yeni bir konuşma başlatmaya çalışıyoruz.

Kars edisyonunu bu nedenle çok önemsiyorum. Çünkü Kars, katman katman okunabilen şehirlerden biri. Farklı halkların, dillerin, üretim biçimlerinin ve yaşam deneyimlerinin izlerini aynı coğrafyada görmek mümkün. Böyle yerlerde gastronomi yalnızca mutfak meselesi olmaktan çıkıyor; bir toplumun kendisini nasıl hatırladığına dair ipuçları sunuyor.
Belki de bu yüzden festivali bir arşivden çok, yaşayan bir hafıza alanı olarak görüyoruz. Çünkü kültür ancak konuşulduğu, paylaşıldığı ve yeniden yorumlandığı sürece yaşamaya devam ediyor.



Festivalde bu yıl öne çıkan yapımlar arasında hangi filmler var? İzleyicilerin özellikle kaçırmamasını önerdiğiniz filmler hangileri ve neden?
Kars edisyonunda bir filmi öne çıkarmaktan çok, filmlerin yan yana geldiğinde kurduğu cümleyi önemsiyoruz. Kısa belgesel seçkimizde “Salyangozun Yolculuğu”, “The Table ve Agop’un Kazı var”; “Döngü” ve “Son Enstitülüler” bizi üretimden eğitime uzanan başka bir hatta taşıyor. “Orhan Pamuk’a Söylemeyin Kars’ta Çektiğim Filmde Kar Romanı da Var” Kars’a sinemanın içinden bakarken, “Sinema Bir Mucizedir” açık havada sinemanın kendisiyle kurduğumuz bağı yeniden hatırlatıyor. “Suyla Gelen Kültür” ise suyun yalnızca doğal bir kaynak değil, hayat kuran bir unsur olduğunu düşündürüyor.

Açılış filmimiz Büyükanneler Restoranı’nın da programda özel bir yeri var. Çünkü bazen bir mutfağın geleceğini en iyi anlatan kişi, geçmişi en uzun süre taşımış olandır.
“Hangisi kaçırılmamalı?” sorusuna ise biraz tersinden cevap verebilirim: Belki de insan, en az kendine yakın bulduğu filme girmeli. Çünkü iyi bir festival zevkimizi onaylamakla yetinmez; merakımızın sınırını biraz yerinden oynatır.

Dünya sinemasında gastronomi temalı filmlerin önemli bir yeri var. Türkiye’de ise bu alanda üretilen film ve belgeselleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Yerli yapımların sayısında bir artış görüyor musunuz?
Türkiye gastronomi açısından son derece güçlü bir coğrafya olmasına rağmen, uzun yıllar boyunca bu zenginliği sinemada yeterince derinlikli biçimde ele alamadığımızı düşünüyorum.

Çünkü çoğu zaman mutfağı bir sonuç olarak gösterdik; o mutfağı ortaya çıkaran insanları, coğrafyayı, emeği ve dönüşümü anlatmakta daha çekingen davrandık. Oysa gastronomi yalnızca iyi yemeklerden ibaret değil. Bir bölgenin suyla ilişkisini, iklimini, göç hareketlerini, ekonomik yapısını ve hatta siyasi tarihini de içinde taşıyor. Dolayısıyla gastronomi üzerine film üretmek aslında insan üzerine film üretmek anlamına geliyor.

Son yıllarda özellikle belgesel alanında bu bakışın güçlenmeye başladığını görüyoruz. Genç sinemacılar artık yalnızca bir yemeği değil, o yemeğin arkasındaki ekosistemi merak ediyor. Bu değişimi çok değerli buluyoruz. Beni heyecanlandıran şey sayıların artmasından çok bakışın değişmesi. Çünkü Türkiye'nin ihtiyacı olan şey yalnızca daha fazla gastronomi filmi değil; gastronomiyi bir yaşam bilgisi, bir kültür okuma biçimi ve bir düşünme alanı olarak ele alan yeni anlatılar.

Aslında Anadolu'nun kendisi başlı başına büyük bir senaryo. Bazen yüzlerce yıllık bir üretim geleneğinde, bazen küçük bir köyde sürdürülen bir ritüelde, bazen de unutulmaya yüz tutmuş bir meslekte olağanüstü hikâyeler saklı. Sanıyorum önümüzdeki yıllarda sinemacılarımızın bu alanlara daha cesur biçimde yöneldiğini göreceğiz.

Festivalin Kars'ta düzenlenmesi, kentin kültürel kimliği ve sinema potansiyeli açısından nasıl bir anlam taşıyor? Bu etkinliğin bölgede yeni sinema üretimlerini teşvik etmesini bekliyor musunuz?
Bazı şehirler merkeze uzak görünür ama insanı merkeze dair yeniden düşünmeye teşvik eder. Kars'ın böyle bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Uzun zamandır kültürel hayatı belirleyen görünmez bir alışkanlığımız var; değerli olanın merkezde üretildiğine inanmak gibi. Oysa tarihe baktığımızda, asıl dönüşümlerin çoğu zaman eşiklerde gerçekleştiğini görüyoruz. Sınırların, geçişlerin, bekleyişlerin olduğu yerlerde. Sınır fikri insana yalnızca nerede bittiğini değil, nerede başladığını da düşündürmeli.

Festivalin Kars edisyonu olması biraz da bununla ilgili. Sinema da gastronomi de özünde hareket eden şeyler. Bir tarif bir ülkeden diğerine geçiyor, bir hikâye başka bir dilde yeniden hayat buluyor, bir görüntü hiç tanımadığınız insanlarla aranızda görünmez bağlar kurabiliyor. Kültür dediğimiz şey belki de tam olarak bu dolaşımın kendisi. Bu nedenle Kars'ı yalnızca bir ev sahibi olarak görmüyoruz. Bazı şehirler bir etkinliğe mekân olmaktan çok, o etkinliğin düşüncesine dönüşür. Kars'ın bizim için böyle bir anlam taşıdığını hissediyorum. Yeni üretimler meselesine gelince; yaratıcılığın biraz da dikkatle ilgili olduğunu düşünüyorum. İnsan yaşadığı yere başka türlü bakmaya başladığında, daha önce fark etmediği şeyleri görmeye başlıyor. Belki bütün yaratıcı süreçlerin başlangıcı da budur.

Gastronomi Film Festivali sadece film gösteren bir etkinlik olmanın ötesinde, sinema profesyonelleri ile izleyiciler arasında nasıl bir diyalog alanı yaratmayı hedefliyor?
Bizce mesele diyalog kurmaktan biraz daha fazlası. Günümüzde kültürel etkinliklerin önemli bir kısmı izleyiciyi tanıklık eden bir konumda bırakıyor. Bir şey izliyoruz, dinliyoruz, alkışlıyoruz ve ayrılıyoruz. Oysa bazı deneyimler vardır; onları yalnızca izleyemezsiniz, içine girmeniz gerekir. Mesela sofra böyle bir yer. Sinema salonu ise çoğu zaman başka türlü bir deneyim sunuyor. Biri sizi ortak bir deneyimin parçası yaparken, diğeri sizi başka birinin dünyasına davet ediyor. Festival boyunca ilgimizi çeken şey, bu iki alanın birbirine yaklaşabildiği anlar.

Bazen bir yönetmenin anlattığı hikâye ile salondaki bir izleyicinin çocukluk hatırası aynı noktada buluşabiliyor. Bazen hiç tanışmayan insanlar bir film çıkışında uzun süre konuşmaya devam ediyor. Bazen de farklı ülkelerden gelen konukların aynı masanın etrafında otururken aralarındaki mesafenin fark edilmez hale geldiğini görüyorsunuz.

Kültürün en çok bu anlarda ortaya çıktığına inanıyorum. İnsanların birbirini ikna etmeye çalıştığı yerde değil; birbirini merak etmeye başladığı yerde.

Festivali tasarlarken de biraz bunun peşinden gidiyoruz. Çünkü iyi bir filmin sonunda insanın elinde yalnızca cevaplar kalmıyor. Yeni sorular da kalıyor.

Google+ WhatsApp