
ÖZCAN ALPER'İN YENİ FİLMİ 'ERKEN KIŞ' VİZYONDA
Ülkemizin en önemli ve en yetkin yönetmenlerinden Özcan Alper’in uzun süredir merakla beklenen son filmi Erken Kış nihayet vizyona girdi. İlk gösterimini Altın Portakal Film Festivali’nde yapan ve burada özellikle Leyla Tanlar’ın çarpıcı performansıyla En İyi Kadın Oyuncu Ödülü kazanan film, Alper sinemasını yakından takip edenler için yalnızca yeni bir yapım değil, yönetmenin yıllardır derinleştirdiği temalara yeni bir kapı aralayan özel bir durak niteliğinde.
Özcan Alper’in sinemasında bir yolculuk vardır; çoğu zaman coğrafyadan çok içsel, politik olduğu kadar kişisel bir yolculuk… Erken Kış da yönetmenin bu geleneğini sürdüren, kimi yerlerde sertleşen, kimi yerlerde seyircinin nefesini kesen bir devam halkası gibi duruyor. Alper’in kendi sözleriyle yıllardır peşine düştüğü “ev arayışı”, “yurtsuzluk”, “köksüzlük” ve “imkânsızlık” temaları bu kez savaşın gölgesinde, vahşi kapitalizmin en karanlık alanlarından biri olan taşıyıcı annelik sistemi üzerinden yeniden yorumlanıyor.
Kapitalizmin En Sessiz Kurbanı: Beden
Yönetmen, taşıyıcı anneliği “bedenin kiralanması” olarak tanımlıyor modern dünyanın en vahşi sömürü biçimlerinden biri olarak. Çünkü film boyunca hissedilen şey tam da bu: Sömürü ve bakım duygusu aynı masaya oturuyor; anne figürü parçalanıyor; bir hayatın kaynağı olan beden, başka hayatların ticaretine dönüşüyor. Bu, sinemanın kolay kolay cesaret edemediği bir alan. Leylan Tanlar’ın güçlü bir performansla hayat verdiği, Gürcü ve Ukrayna kökenli genç bir kadın olan Lia karakteri, filmde taşıyıcı anneliğin ona neredeyse tek “ekonomik çıkış yolu” olarak sunulmasıyla çarpıcı bir sosyo-ekonomik gerçekliğin sembolüne dönüşüyor. Yönetmen, Lia’nın bu karara mecbur bırakılan kırılgan yaşam koşullarını arka planda derinleştirerek hem bölgedeki sınıfsal uçurumu görünür kılıyor hem de kadın bedeninin küresel ölçekte nasıl bir pazarlık unsuruna dönüştürüldüğünü eleştirel bir dille aktarıyor.

Ferhat’ın Yalnızlığı: Eşitlenemeyecek Acılar
Seyircinin en çok takıldığı noktalardan biri, filmdeki iki acının yan yana getirilmesi:
Taşıyıcı annenin bedensel ve sosyoekonomik sömürüsü, Ferhat’ın aşk, kayıp ve kendi geçmişiyle hesaplaşan melankolik acısı. Bazı izleyicilerin rahatsızlığı anlaşılır: Bu iki acı eşit değildir.
Alper de bunun “eşitleme” değil, “paralellik kurma” çabası olduğunu belirtiyor. Çünkü onun derdi acıları karşılaştırmak değil; iki farklı yalnızlık biçiminin aynı sistem tarafından nasıl öğütüldüğünü göstermek.
Timuçin Esen’in Ferhat karakteri, yıllardır Özcan Alper sinemasında gezen “köksüz erkek” portresinin yeni bir versiyonu. “Sonbahar”daki Yusuf’la benzerlikler bilinçli: Aynı memleket, aynı dönem, aynı hüzün. Ama bu kez daha da belirgin bir mesele var: İdealist gençliğin orta yaşa gelince yaşayacağı sessiz intihar.
Fiziksel Olmayan Bir Çöküş
Filmin dikkat çeken alıntılarından biri, “İntihar sadece fiziksel değildir” cümlesi. Alper bu sözün tek bir karaktere ait olmadığını, toplumun geneline yayılan bir hissiyatı temsil ettiğini söylüyor. Ferhat’ın içten içe çöküşü de bu yüzden her izleyicide başka bir karşılık buluyor.
Nefes almakla yaşamak arasındaki farkı hatırlatan sahneler, filmin en güçlü damarlarından biri.
Final Üzerine: Katarsisi Yarmak
Filmin finali seyircinin duygusal beklentisini bilinçli biçimde kırıyor. Anlatının doğal olarak ulaşacağı noktayı tercih etmek yerine hikâyeyi daha geniş bir çerçeveye taşıyor ve meseleyi bireysel bir dramdan çıkarıp yapısal bir gerçekliğin içine yerleştiriyor. Bu karar, klasik bir final arayışındaki izleyiciyi şaşırtabilir; Ama Alper’in gerekçesi net! Film, tek bir hikâyeyi değil, dünyanın birçok yerinde süren bir sömürü düzenini görünür kılmayı amaçlıyor. “Hikâye bitmedi. Bu sömürü sistemi dünyanın birçok yerinde devam ediyor.”
Yani yönetmen, filmin duygusunu değil politikasını öne çıkarıyor. Sinema sadece katarsis değil; bazen yarım bırakma, açık bırakma, rahatsız etme sanatıdır.

Dövmeler, Kuşlar ve Göçün İzleri
Filmin estetik dokusundaki detaylar, oyuncuların yaratıcı katkılarıyla derinleşiyor. Lia’nın
kolyesindeki kuş figürünün bir noktadan sonra “eve dönüş” simgesine evrilmesi, kuşun göçemeyip eve sığınmak zorunda kalması filmin ana metaforuyla birebir örtüşüyor.
Yönetmen Kafkasya coğrafyasını yine “asıl memleketi” olarak işliyor. Taş, sis, köy evleri, yağmur… Bütün bu mekânsal kodlar Alper sinemasının kurucu dili hâline geliyor.
Özcan Alper Sinemasının En Karanlık, En Sessiz Halkası
Erken Kış, Özcan Alper’in filmografisinde yeni bir kapı açmıyor belki; ama var olan kapıları daha sert, daha politik, daha içli bir tonla aralıyor. Savaşın gölgesinde, kapitalizmin en görünmez alanlarından birinde, insanların ev arayışlarını anlatıyor varılmayan, hep ertelenen bir ev…
Film bir yol filmi; ama yolun sonu yok. Film bir acı hikâyesi; ama acıların karşılaştırılması yok.
Film bir politik eleştiri; ama bağırmayan, fısıldayan bir eleştiri. Ve en önemlisi:
Film, insanın içindeki sessiz intiharı anlatıyor.
Beyoğlu “eski Beyoğlu değil” diyenlere bir öneri!
Beyoğlu Sineması ile Atlas Sineması’nın tam karşı karşıya durduğunu biliyorsunuz. Beyoğlu Sineması’nda Alin Taşçıyan’ın program direktörlüğünde gerçekleşen 15. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali’ni takip edip dünya sinemasından çarpıcı filmler izleyebilirsiniz. Ardından hemen karşısındaki Atlas Sineması’na geçip Özcan Alper’in Erken Kış filmini yakalayabilirsiniz. Kısacası, Beyoğlu’nun sanatsal günlerini kendi rotanızla yeniden keşfetmek mümkün.


