YENİ BAKIŞLAR'A YANSIYAN HİKAYELER

YENİ BAKIŞLAR'A YANSIYAN HİKAYELER


45. İstanbul Film Festivali’nin Yeni Bakışlar bölümünde yer alan bazı yerli yapımları sizlere aktarmak istiyorum. Festivalin genelinde daha içe dönük, bireysel hikâyelerin ağırlıkta olduğu bir seçki öne çıkarken; bu bölümde izlediğimiz kimi filmler, yönünü doğrudan memleketin meselelerine çeviren, içinde bulunduğumuz ruh hâlini sinema aracılığıyla görünür kılmaya çalışan işlerdi.

Aslında bu durum, yalnızca bir tercih değil; içinde bulunduğumuz zamanın da bir yansıması. Çünkü bireysel hikâyeler ne kadar içe kapanırsa kapansın, dönüp dolaşıp aynı yere, bu ülkenin ruhuna, sıkışmışlığına ve çoğu zaman da çaresizliğine değiyor.

Bu yazıda, yalnızca kişisel dünyalara kapanan anlatıların ötesine geçerek toplumsal sıkışmışlığı, ekonomik ve politik arka planı hissettiren; ülkenin ruh hâline ve giderek belirginleşen o duygulara temas eden filmlerden izlenimler aktarmak istiyorum.

Festivalin Yeni Bakışlar bölümünde bu yıl 13 film yarıştı; ben de içlerinden özellikle dikkatimi çeken ve bu yazının odağına daha yakın duran bazı yapımları seçerek izlenimlerimi paylaşmak istiyorum.

“Sen çok birikimli, deneyimli, akıllı birisin ama sorun kendini pazarlayamaman…”
Bu cümleler artık birer öğüt değil, neredeyse bir yaşam kılavuzu gibi. Görünür olmanın, kendini sürekli yeniden sunmanın zorunluluğa dönüştüğü bir çağdayız. 45. İstanbul Film Festivali’nde izlediğim Melik Kuru’nun 'İsimsiz Eserler Mezarlığı' tam da bu sıkışmanın içinden konuşuyor.

İstanbul’da ev arkadaşlığı yapan fotoğrafçılık öğrencisi Aslı (Manolya Maya) ve kimya mezunu olduğu hâlde henüz iş bulamamış Murat (Ekremcan Arslandağ), bu sisteme karşı çıkmaya çalışan iki karakter. Ama bu “karşı çıkış”, yüksek sesli bir itirazdan çok daha sessiz, daha içe dönük bir direnç hâli. Aslı fotoğraflarını sergilemek ister ancak sistemin dayattıklarıyla karşılaşır. Murat ise çoktan vazgeçmiştir; iş bile aramıyordur. Çünkü karşısına çıkan şey hep aynıdır: ya deneyim beklentisi ya da kendini pazarlama zorunluluğu.

Film burada kişisel bir hikâyeden çıkıp daha geniş bir yere oturuyor. Çünkü Aslı’nın yaşadığı aslında tekil bir durum değil. Türkiye’de genç işsizlik oranı hâlâ yüksek seyrederken, üniversite mezunu olup iş bulamayan ya da kendi alanında var olamayan geniş bir kuşak var. Bu kuşak için mesele yalnızca iş bulmak değil; aynı zamanda kendini sürekli yeniden “satmak” zorunda kalmak.

İsimsiz Eserler Mezarlığı, bu baskıyı sanat dünyası üzerinden anlatıyor. Galeri galeri dolaşan Aslı ve Murat, yalnızca mekânlar arasında değil, aynı zamanda görünürlük ile görünmezlik arasında gidip geliyorlar. Film, sanat dünyasının dışarıdan görünen parlak yüzünün arkasındaki hiyerarşiyi, ilişkileri ve görünmez kuralları açığa çıkarıyor. Kimlerin “görüldüğü”, kimlerin ise sistemin dışında bırakıldığı sorusu filmin merkezinde duruyor.

Filmin adı da bu yüzden anlamlı: İsimsiz Eserler Mezarlığı. Yalnızca sanat eserlerini değil, görünmeyen emekleri, hayata geçemeyen fikirleri ve yarım kalmış ihtimalleri de işaret ediyor. Bu mezarlık, aslında bir kuşağın hikâyesi. bireysel bir hikâyeden yola çıkıp daha geniş bir yere temas ediyor; görünürlük ile görünmezlik arasında sıkışan bir kuşağın hikâyesine dönüşüyor. Finaline dair tercih ise, filmin kurduğu gerilimi biraz daha farklı bir noktaya taşıyabilecekken, etkisini bir miktar dağıtan bir his bırakıyor.

Soner Sert’in ikinci uzun metraj filmi 'Annem Hakkında', baba-oğul çatışması üzerinden açılıyor. Yurt dışından dönen bir oğul ile gri alanlarda yaşayan bir babanın karşılaşması, filmin ana hattını oluşturuyor. Hikâye ilerledikçe bu gerilim, kentli orta sınıfın çelişkilerine doğru genişliyor. Film, özellikle aile içindeki ahlak söylemi ile gündelik hayattaki pratikler arasındaki mesafeyi görünür kıldığı anlarda dikkat çekiyor. Ancak bu güçlü başlangıç, yer yer dağınık bir anlatıya dönüşüyor; özellikle baba-oğul hattında kurulan çatışmanın daha derinleşebileceği hissi izleyicide kalıyor.

Toprak ve mülk sahibi olma arzusu etrafında şekillenen “modern” bir ailenin, çıkarları söz konusu olduğunda nasıl hızla ikiyüzlü davranabildiğini gösteriyor. Bir yanda “ayıp” ve “ahlak” söylemleriyle çizilen sınırlar, diğer yanda dolandırıcılığın ve erkek egemen dilin olağan kabul edilmesi, filmin kurduğu çelişkili dünyayı görünür kılıyor.

Görsel anlamda Sert’in yönetmenliği dikkat çekici; sahne kurma, atmosfer yaratma ve mekân kullanımı güçlü. Ancak senaryoda yaşanan dağınıklık ve karakterlerin yeterince derinleşmemesi, filmin derdini yer yer bulanıklaştırıyor. Özellikle baba-oğul hattında kurulan çatışmanın tam anlamıyla derinleşememesi, filme tutunma halini zorlaştırıyor.

Başrollerini Burak Dakak ve Kadir Çermik’in paylaştığı filmde, Yurdaer Okur, Başak Daşman, Name Önal, Sahra Şaş, Işıknaz Özedgü, Gürsu Gür ve Şerif Erol da yer alıyor. Oyunculuklar, özellikle baba karakterinin yarattığı etkiyle filmin güçlü taraflarından biri hâline geliyor.

'Sultana', Ali Kemal Güven’in ilk filmi Çilingir Sofrası’nı beğenen biri olarak, ikinci filmi olması nedeniyle merakla beklediğim yapımlar arasındaydı. Beyoğlu’nda bir gece kulübünde geçen Sultana, direk dansçısı kadınların dünyasına odaklanıyor.

Senaryosunu Erdi Işık’ın kaleme aldığı film, iki dansçı kadının “baş dansçı” olma mücadelesi üzerinden bir rekabet hikâyesi kuruyor. Ancak film tam da burada kendi sınırını çiziyor. Rekabeti yalnızca kadınlar arasındaki bir çekişme olarak ele alırken, bu durumu doğuran sosyoekonomik ve politik arka planı büyük ölçüde dışarıda bırakıyor. Oysa güvencesizlik, sınıf farkları, sektörün işleyişi ve erkek egemen bakış bu dünyanın temel belirleyicileri. Film, bu yapıyı sorgulamak yerine kadınları birbirinin rakibi gibi konumlandırarak meselenin özünü yüzeyde bırakıyor.

Yedi dansçının yer aldığı bu hikâyede, hiçbir karakterin hikâyesi yeterince açılmıyor. Bağ kurulabilecek bir dramatik hat oluşmadığı için film, dağınık ve yüzeysel bir izlenim bırakıyor.

Görsel anlamda yer yer güçlü bir atmosfer kurulsa da, bu tercih her zaman anlatının eksik kalan taraflarını desteklemeye yetmiyor. Çatışma zaman zaman derinleşebileceği alanlar barındırsa da daha sakin bir çizgide kalıyor.

Başrollerini Tuba Büyüküstün, Derya Pınar Ak ve Seray Kaya’nın paylaştığı filmde, kadro oldukça geniş. Kadroda ayrıca Rojbin Erden, Begüm Akkaya, Şirin Sultan Saldamlı, Itır Esen, Taro Emir Tekin, Hakan Kurtaş, Nur Sürer ve Çağlar Çorumlu gibi isimler de yer alıyor.

Şeyhmus Altun’un 'Aldığımız Nefes' filmi, büyük bir felaketin ardından kurulan bir hikâye gibi başlasa da asıl odağını bu felaketin insanlarda bıraktığı izlere çeviriyor. Küçük bir çocuğun gözünden ilerleyen anlatı, dramatik olanı büyütmek yerine daha sessiz bir alan kurmayı tercih ediyor.

Bu yaklaşım başta etkileyici. Film bağırmıyor, kendini zorlamıyor, özellikle Esma karakteri üzerinden samimi bir duygu yakalıyor. Ancak bir noktadan sonra bu geri çekilme, filmin sınırına dönüşüyor. Açtığı duygunun içine tam olarak giremiyor, etrafında dolaşıyor.

Kasabanın, yaşanan kırılmanın ve karakterlerin iç dünyasının daha derinleşebileceği hissi kalıyor. Ritmin sürekli aynı çizgide ilerlemesi de anlatıyı biraz düzleştiriyor. Aldığımız Nefes, kurduğu atmosfer ve yakaladığı duygu ile dikkat çeken; ama biraz daha derine inse çok daha güçlü olabilecek bir film. Filmde Defne Zeynep Enci, Hakan Karsak ve Sacide Taşaner rol alıyor.

Sunay Terzioğlu’nun Bağlar, Kökler ve Tutkular filmi, Türkiye’den gidenler ve Türkiye’ye gelenler üzerinden kurulan bu anlatılarla göçün bireysel deneyimine yaklaşıyor. Ancak bu yaklaşım, meseleyi daha geniş bir çerçevede ele alma ihtimalini sınırlıyor. Göçün ekonomik, politik ve sınıfsal arka planı geri planda kalırken, sorumluluğun daha çok bireylerin omuzlarına yüklendiği bir anlatı ortaya çıkıyor. Filmde Ushan Çakır, Ezgi Yaren Karademir, Barancan Eraslan, Hasibe Eren, Şilan Düzdaban ve Nizam Namidar rol alıyor.

Ziya Demirel’in 'En Güzel Cenaze Şarkıları' ise yas duygusunu alışıldık tonların dışına taşıyan bir film. Mizah ile hüznü bir araya getiren bu dil, filme özgün bir atmosfer kazandırıyor. Parçalı anlatı yapısı zaman zaman zenginlik yaratırken, bu yapının bütünlük kurmakta zorlandığı anlar da hissediliyor. Karakterlerin bazıları yüzeyde kalırken, film güçlü temasını her zaman derinleştiremiyor. Filmin oyuncu kadrosunda Esra Dermancıoğlu, Halil Babür, Çağdaş Ekin Şişman, Nalan Kuruçim, Özer Keçeci, Yıldız Kültür ve Ayça Damgacı yer alıyor.

Evrim Çervatoğlu’nun belgeseli 'Keçi 501' ise Doğu Karadeniz yaylalarında bir çobanı izliyor hiçbir şeyi büyütmeden, olduğu hâliyle anlatmayı tercih ediyor. Bu sadelik, belgeselin en güçlü tarafı. Kamera, karakterine eşlik ediyor; insanla doğa arasındaki ilişkiyi sessiz ama derin bir yerden kuruyor.

Yeni Bakışlar bölümünde izlediğimiz bu filmler, farklı tonlara sahip olsalar da ortak bir yerde buluşuyor: Türkiye’nin bugünkü ruh hâline temas etme çabası. Bu temas, kimi zaman eksik, kimi zaman dağınık ama çoğu zaman samimi.
 

Google+ WhatsApp